çabucak girmiş de bi kıyıcığına ilişmiştim usul usul, eski belediye otobüsünün..
dışarıda biraz yağmur yemişim, annem henüz farketmediği üçün içime fanila giymeye başlamamışım daha kasım günü, hafiften üşümüşüm, süt dökmüş kedi misali oturuyom arkaya çok yakın koltukların birinde..
başıma gelecekleri nerden bileyim..
hemen hemen yarı yarıya dolu durumdaki aracın, meğer en genç yolcusu ben’mişim..
şüfer abimiz; ‘’güzel gardeşim, sana zahmet, sen az bi koltuk öne gel de, ahaşu iki hacıyengem oraya otursun’’ deyince farkına vardım bunun..
normalde, artık kimseye yer verecek yaşta diğilim.. bana sıra gelene değin, pek çok gençler oluyo dolmuşlarda, otobüslerde, banka kuyruklarında falan.. eskisi gibi, bi yaşlı görünce fırlamıyom artık ayağa, gençler versin deyu bekleye de biliyom yaani.. hay, Allah beni naapmasın..
ilkin üzerime alınmadım kaptan şüferin sesini, ama baktım direkt bana hitap ediliyo, baktım hacıyenge’ler tamamen hacı ve yenge durumundalar, başka bi yere geçecem de kıçım mı aşınacak diyip, seve seve yerimi verdim teyzelerime..
galkıp oturuyuken, araç içinde kontrol amaçlı bi göz süzmedim de diğil.. harbiden en küçük benim lan, nasıl olur.. genel duruşuyla, aynı mekke’den medine’ye doğru ilerleyen bi hacı kafilesi gibi görünüyo idi otobüsümüz..
hadi hayırlısı..
****
yeni yerim, tam da galorifer üstü.. ne güzel ısınıyom..
bi yandan denize bakıp, bi yandan da solladığımız diğer araçlardaki küçük çocukları gülümsetmek üçün gözlerimi şaşı yapıp dil çıkarıyom falan.. söylemesi ayıp, sırf ahabu yüzden bile dünyaya gelmiş olmak fevgalade bişidir..
gülüyo keratalar, onlar da bana yapıyo aynısından.. bi keresinde, bi tanesiyle birbirimize ‘’şlllakkk’’ deyu nah bile yapmıştık geçişirken..
her otobüs maceramda bi ufaklığı eğitsem, 10 seneye galmaz ülke güllük gülistanlık olur, ey gidim..
hiç diğilse, enayi gibi oy vereceklerine, tayyip ekranda belirdiği vakit ‘’nah’’ yapan bi nesil yetişir..
****
bak şimdi olana.. ben neler düşünüyom, nelerle garşılaşıyom, haksızlık bu..
‘’canım gardeşim, sen az iki koltuk öne gelebilir misin’’..
bana seslenildiğinden o denli eminim ki.. itirazsız kalkıyom ayağa..
yeni binen 3-5 tane amcalar, tamamen gocamanlardan oluşuyo.. beyaz sakal, ahşap baston, nur yüz, çok datlılar gıı.. anlatamam.. ‘’bilemezdim kelimelerin böyle kifayetsiz olduğunu’’, aynen öyleler..
içimden; ‘’heralde huzurevi durağıdır buralar’’ deyu geçip giden bi hisse kapılıp yerimi veriyom amcalarıma..
artık otobüsün ortalarındayım..
****
montumun cebindeki beyaz leblebileri gayet Atatürkçü düşüncelerle yemeğe koyulmuşum artık, yeni koltuğuma alışmaya çabalıyom.. pencere kenarındayım, bu kez dağları inceliyom.. hagigaten denize paralel lan..
ne alakası var, coğrafya dersinde bu lüzümsuz bilgi neden öğretiliyo.. dağ Allah’ın dağı işte, bin yıldır duruyo denize nazır.. bizim üçün son derece olağan bişi bu.. diğer gariban bölgelerdeki ölümlü kullara kimbilir ne gadar enteresan geliyo; ‘’oğlum duydunuz mu, karadeniz’de dağlar denize paralelmiş’’..
paralel olmasa noolacak, asıl anlatılması gereken bu diğil midir..
hani, yeşilçam filmlerinde raporlar karışıyo, misal hülya koçyiğit’in kanserden ölmeyeceği sonradan belli oluyo, bizler de salak gibi havalara zıplıyoz..
ulan, asıl dram öbür tarafta diğil mi; ölmeyecem sanan bi başka garı ölecek şimdi.. ne boka yaradı bu film..
asıl, bu ölecek garının hikayesi anlatılmalı diğil mi..
korkarım, türkiye coğrafyasını yeniden yazmak durumundayım.. beni affedin..
****
vakit, zaten ikindiyi geçti.. cami dağılmış olmalı herhal.. olağanüstü yaşlı adamlar bindi belediye otobüsüne durakta.. valla ne bilim, güruh halindeler adeta, 20-25 gişi kadar varlar..
‘’tatlı gardeşim, sen galkabilir misin’’ dedirtmedim bu kez kaptan beye.. dedirtir miyim.. tam, o anlamda bakan gözleriyle beni ararken, hafif bi tebessümle ben o’na yetiştirdim bakışlarımı..
gözgöze geldik, o da bana gülümsedi.. ‘’ne fedakar, ne vefakar, nasıl da centilmen yolcular doğuruyo analar’’ der gibi mutlulukla basıyordu gaza..
görünüm şu: 80’lik-90’lıklar oturuyo, benceez ve 60’lık-70’lik diğer amcalar sıkış tıkış dikilmişiz..
ahrete giden meçhul otobüs bu olmalı..
****
gül suyu kokuları, tespih şakırtıları, sürekli içinde ‘’Allah’ın izni’’ sözcükleri geçen cümleler..
yok, bi şikayetim yok, herkesin hayatı gendine, saygı duymak gerek, napim.. kimse kimseye müdahale etmesin, kimse türkiye cumhuriyeti’ni sinsi sinsi yıkmaya çalışmasın da ne halt ederse etsin..
benim de gideceğim boklu bi toprak, onların da.. kimse ‘’gül bahçesine’’ gitmeyecek sonuçta.. hurafelere boğulmanın ne anlamı var..
yolu göremiyom zaten, aha yine ön kapı açıldı; ‘’selamun aleyküm’’ dendi.. eyvah, ne gadar da yaşlı bi ses, en az 90 yaşında biri daha katıldı aramıza.. yaşlılar diyince sevimli oluyo bu; ‘’selamın aleyküm’’.. onun dışındakiler siyasidir, duymak bile istemiyom..
hem, insanları neden gandırıyolar.. bu, Allah’ın selamı falan diğil, kuran-ı kerim’de bu selam biçimimine yüklenmiş özel bi anlam yok..
veya; ‘’good morning’’ de en az bunun gadar tanrı selamı..
bunu gabul edecen ve öyle ikili oynamayacan insanoğluna.. ben bunları gonuşurken gendimle; ‘’bidanecik gardeşim, gel sen şu basamaklarda dur’’ diyo kaptan şüfer.. kuşkusuz ki bana diyo, bakmıyom bile.. kuzu kuzu ilerliyom..
gele gele oraya kadar gelmişim artık.. otobüsün iniş basamağındayım, tööbe estafurullah, ula nerdeyse en arkadaydım ilk bindiğimde, nasıl oldu bu..
kapı açılsa düşecem aşşaa..
****
daha ineceğim yere en az 2 durak var..
yanaşıyoz başka bi durağa, tekbi kimse olsun inmiyo.. ama, binmesi gereken 2 tane çok çok ihtiyar amcam var durakta..
yer açabilmek üçün, ben aşşaa iniyom.. amcalar biniyo otobüse..
daha da bana yer galmıyo..
sağolsun, kaptan abi çok sevdi beni, kıyamıyo; ‘’goçum sen en iyisi, hepten in de, arkadaki otobüsle gelirsin’’..
yoluma yayan devam ediyom..
adeta ‘’evimden uzak yalnız bi kovboyum’’..
hay, Allah beni naapmasın..
(kasım 2011, yeşilgiresun)