a) okuldan da mühimdir, camiden de.. hastaneden de, kışladan da hatta.. türküler yalan söylemez; ‘’eğdim gülün dalını / saydım yapraklarını / yarim hamamdan gelmiş / öptüm yanaklarını’’.. her mahalleye bi hamam.. acil.. hemen.. şimdi.. istiyoz.. çabuk.. galkın..
b) büyük kızım çiğse bazen der ki; ‘’yaa baba, sen iyi ki kazara Atatürk’ün yeğeni olarak doğmadın.. yoksa bu milleti delirtmiştin’’.. yorum yok.. kıh kıh..
c) sahilde yürüyüş yaparken rastlaştık.. epeydir görüşmemişiz demek.. laf, gele gele 10 yıl evvel çıkmış son kitabıma geldi.. ”çok beğendimdi apocum, tam 3 tane aldımdı” dedi.. niye yahu?? bu nasıl bi beğeni ölçüsüdür, üçü de aynı kitap be gardeşim??
d) pekçok selamlama biçimi olur bi mekana girer iken.. mesela, beyaz saçlı ve nur yüzlü tonton esnaf amcalara ”selamın aleyküm” demek güzeldir.. bunun dışındaki selamın aleyküm’ler ideolojiktir ve bizden diğildir, amman uzak dursunlar.. merhaba ve iyi günler diye selam vermek de idare eder, hiçbi sakıncası yoktur.. bitek gülümsemek bile yerine göre can’dır, tadından yenmez olur.. ammaa, en güzeli, bi lokantaya giren ve o esnada yemek yiyen arkadaşlarını gören bi giresun insanının selamlama sözleridir; ”ula ne yiyusuğuz bakiim”.. daha güzel bi selam, dünya tarihinde görülmemiştir..
e) uğur dündar’la salim dündar kardeş midir.. nasıl da merak ettik bunu yıllarca?? kimseye de soramadık aksi gibi.. halaa da bilmiyoz cevabını, inat ettik de dile getirmiyoz hiçbi yerde.. var bu işte bi iş..
f) ilkokul zamanlarımıza ait bi sorudur; ”evinizdeki elektrikli ev aletlerini yazınız”.. yahu, 1970’li yıllardayız, ne yazacaz, sanki evlerimizde birer uzay mekiği mi var?? dünya dünya olalı böyle boktan bi soru mu görülmüş?? eh hadi, denebilir ki, evdeki aletlere göre ailemizin maddi durumunu soruyo örtmen, bizlere çaktırmadan.. canım ne gereği var ki bunun, kimimiz yakası kürklü kabanla geliyoz okula, kimimizin incecik bi hırkası belki var, belki yok.. başka bi ölçüte lüzum mu galmış.. bi gısmımız ay parçası gibi parıl parıl parlıyoz, diğer bi gısmın burnundan sümük eksik olmuyodu ayrıca.. ne acı şeyler bunlar.. niye yalan gonuşuk edeyim, ben yakası kürklü ay parçaları grubunda idim hep.. bu yüzden 4o yıldır buruktur içlerim.. 15 sene önce, elektrikli bi uçan daire icat edip de halaa herkesten gizleyişim de belki bundandır, ne bileyim??
g) böyle bi mevzunun nasıl ve nüçün sohbetlerimize girdiği de bi ayrı muamma olmakla birlikte, arada bi çevremizden duyarız; ”avrupa’da yellenmek normal bişidir, ama asıl ayıp olan geğirmektir”!!!.. valla denemişliğim yok, hayatımda kasten bulgaristan sınır kapısını bi adım geçip de yellenip dönmedim hiç, ben anlatanların yalancısıyım..
h) çay ocağında kulak misafiri oldum, avrupa’da okumuş iki can dostuma.. çok geçmeden konu oraya da geliverdi tabi, bunlara derse gelen profesörlerin çoğu, ders esnasında mikrofon başında yüksek sesle yellenir, sınıf ahalisi de bunu gayet olağan karşılarmış.. aklınız kesiyo mu giresun lisesi’nde buna benzer bişey olabileceğini?? sınıfın en az yarısı; ”hocam sıçsan taa iyiydi” demez miydi, daha da orada bi hafta süresince ders yapılabilir miydi??
i) giresun esnafı kelimenin tam anlamıyla harita manyağıdır, arkadaşlar.. hadi, okullarda-kamu kurumlarında birer türkiye haritası olmasının anlaşılabilir bi yönü vardır diyelim.. peki Allah’ın kasabına ne oluyo, kasap dükkanında niye türkiye fiziki haritası olur?? demirdöküm servisinin duvarında batı avrupa siyasi haritasının bulunma nedenini nedir?? 50 yıllık manav adam, tanıyoz, rahmetli babasının fotoğrafını büyütüp de asmamıştır işyerine, ama giriş duvarında kuzey afrika haritası niye vardır?? şu sıralar oldukça kapsamlı bi ”sokakbaşı siyasi haritası” hazırlamakla meşgulüm, derneğe asacam, bana bişey sormayın..
j) doğduk doğalı meksika’yı seven insanlarız.. filmlerde, meksika sınırına ulaşınca kurtulma denen bi kavram olması, büyük bi çoğunluğumuzun ruhlarına günün birinde meksika’ya geçme umudunu oya gibi işlemiştir.. sanırım, bu ruhsal durumun da etkisiyle, geçen gece ”meksika masalları” deyu bi kitap okudum.. üzgünüm, tek kelimeyle iğrençti tamamı.. bi masal neden okunur, tabi ki huzurlu bi uyku üçün.. nerde o şans, kitabı bitirdim, tamamen huzursuzluk içersinde, sabaha gadar sinirimden uyuyamadan döndüm durdum.. eh, alacağın olsun hugo sançez, seni de adam sandımdı real madrid’de top oynuyuken..
k) bakkal, fırıncı, kuru yemişçi, kırtasiyeci, mobilyacı, mimar veya kurmay albay olması hiç fark etmez.. eskinin giresun erkekleri işyerlerinden ”yazaane” diye bahsetmeyi seven insanlar olarak bilinir.. sözün gelimi, evinden; ”hanım, ben yazaaneye gidiyum” diye çıkarak, duyup-bilmeyenleri, galiba bu şehirde herkes dükkanında türlü-çeşitli konularda makaleler yazıyo şeklinde meraka sokarlar bi de.. dönemin giresun yazaanelerinin siyasal bi ağırlığı bulunması bi yana, okunan gastenin cumhuriyet veya tercüman olmasının da kendince ayrı bi havası olduğu rivayet edilir.. şimdi öyle mi sanıyosunuz.. bi masa, ik tane deri koltuk alanlar hemen ”ofis” sahibi oluyo, soranlara da ”ofisteyim” falan diyo.. sanki meksika sınırına şerif oldun da bana, ofistesin, hıyarağası..
l) ”çığrıcı garı” kavramı eski bi giresun oluşumudur.. matbaanın icadı şehrimizde de pek iplenmemiş olmalı ki, bi zamanlar düğün-dernek davetiyeleri yerine bu kadıncaazlar görev yaparmış.. tahminen ufak bi ücret karşılığında bu emektar kadınlar ev ev dolanıp, insanları düğünlere davet edermiş.. bunları düşünmeye ve yorumlamaya bi ömür adamak gerek.. aha bu gece başlıyom bu göreve.. kim yapacak ben yapmasam, giresun üniversitesi mi?? geçiniz, annannemden öte rektör mü geldi şehre? ha evet geldi.. babannem..
m) ‘’serentiler yaptırdım / çifte direk üstüne / benim bu türkülerim / yanık yürek üstüne”.. giresun türküsü..