Dün aramızdan ayrılan usta tiyatrocu Haldun Dormen’i, dergimiz yazarı Pınar Çekirge’nin kendisiyle 1998 yılında yaptığı söyleşiyi yayımlayarak anıyor, tüm tiyatro camiasına başsağlığı diliyoruz…
Sahnedeyim. Tek bir prova ışığının aydınlattığı sahnede. Tanıdık replikler çarpıyor kulağıma:
“Nerede o günler, o eski günler. Kıymetini bilmeden geçti seneler. Ah, nerede o eski operetler, ya o güzelim Muhlis Sabahattinler. Unutulur mu hiç o melodiler? Otuzlarda tiyatroları doldurup taşıran Rey Kardeşler. Ya oynayanlar? Hazımlar, Muammerler, Şevkiyeler… Ve süslenip hiç, daha sonraki müzikaller? İrmalar, Keşanlılar, Kiss Me Kateler ve Cemal Reşit Rey’i yeniden canlandıran Yaygara Yetmişler. Sonra Egemen Bostancı’nın sunduğu o muhteşem gösteriler, ya Çiğdem Talu’nun yazdığı şu unutulmaz sözler. Tarihe akıp giden o eşsiz melodiler.” (1) Süslenip püslenip tiyatroya gelen seyirciler. Güzeldi, güzeldi o günler. Unutulur mu?
Işıklar yanıyor birden. Yalnız olmadığımı ayrımsıyorum sahnede. Kerem Yılmazer, Macide Tanır, Gül Yalaz, Muazzez Kurtoğlu, Yüksel Gözen, Nisa Serezli, Tolga Aşkıner, Mübeccel Vardar, Şükran Güngör… Hepsini tanıyorum. Elimi uzatsam dokunabilirim. O kadar yakınımdalar. Vals Milieu başlıyor o an. Derken, İrma’nın şarkısını mırıldanıyor Gülriz Sururi. Belleğimde kaldığı kadarıyla eşlik etmeye çalışıyorum: “Belki o arka sokak / Bir gün unutulacak / Çeşme akıp duracak, ağlar İrma, ağlar.”
Kulis kapısından Altan Erbulak’ın bana doğru yürümeye başladığını görüyorum. Gözleri, uykusuz bir geceden yeni çıkmış gibi şiş, kısık. Işık çoğalıyor ansızın. Ürperiyorum. “Geceye uyarak, çekilir el ayak.. o sokak, bu sokak… çalınır Vals Milieu”. Müzik susuyor.

“Geriye baktığımda” diye devam ediyor Haldun Dormen: “Neredeyse altmış yılın çoğu; düş kırıklıkları, başarısızlıklar, mali sıkıntılar, gözyaşları içinde geçmiş, keçi boynuzu örneği bir tu- tam başarı için tonlarca sıkıntı ve üzüntü. Sonuç; yerleşmiş bir efsane.”
“Hiçbir şeye değişmeyeceğim, gerekirse tüm sıkıntılarını baştan yaşamaktan korkmayacağım, duraksamayacağım bir yaşam. Pişmanlık hiç olmadı hayatımda. Keşkeler hiç olmadı.”
“Benim uzun yıllardır hep iki ailem olmuştur: Biri kan bağım olan ailem, öteki ise tiyatro ailem. Her ikisiyle de bütün hayatım boyunca haşır neşir yaşamış, ikisini de hiçbir zaman ihmal etmemişimdir.”
“Tiyatronun yeri çok başkadır yaşamımızda. Benim gibiler için tiyatro bir hayat biçimi olmuştur. Onsuz yaşamak güçtür. Hani bir takım sözler vardır: ‘Kulisin tozunu içine bir kez çektin mi, bir daha ondan kurtulamazsın’ gibi. Kulisin kokusu mu, perdenin ipi mi ya da ilk gecenin korkusu, telaşı mı hangisidir bilmiyorum ama tiyatro gerçekten insanın kanına giren ve bir daha kendisinden kurtulmaya olanak tanımayan bir tutku.
Hatırlıyorum, Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda ilk izlediğim oyun Othello’ydu. Cahide Sonku, Talat Artamel, Hadi Hün. Oyunu, oyuncuları günlerce çıkartamamıştım aklımdan. Sanki bir yol ayrımındaydım. Daha da öncesi var ama; mürebbiyem Bayan Janet tam bir sinema tutkunuydu. Haftasonları, düşünün henüz daha okula bile gitmezken, onunla ikimiz sinemalara koşardık. Evet o yaşlarda kararımı vermiştim aslında, oyuncu olacaktım.”

Puslu, aysız, kapanık bir gece. Hayal sona ermişti. Bir şeyleri istemeden tüketmiş olmanın, bir şeyleri yarım bırakmış olmanın kırıklığını içimde duyumsayarak cadde boyunca yürümeye başladım. Artık sırılsıklam bir yağmur yağabilirdi. Yanaklarımda belli belirsizbir esinti. Kulağımda yine o sözler: “Her oyunun bir kaderi vardır. Hepsi tutacak, cam çerçeve kırılacak sanılır, ama bazen fena halde yanılınır. Selam olsun o kadere! Her oyun gerçekte buz üstüne yazılan bir yazıdır, bir gün uçuverir. Bin temsil oynasan da bir gün bitiverir. Sadece kahkahalar kalır duvarlarda ya da birkaç güzel söz o salonun duvarlarında. Selam olsun o zaman o oyunlara. Selam olsun, o zaman o alkışlara. Selam olsun, o sözleri saklayan duvarlara!” *
Haldun Dormen’in karşısında oturuyorum. Bilinçaltımın oyununa geliyorum yine, gözlerimin önünden Çıplak Ayak, Oliver, Lüküs Hayat, Kareas, Şahne Züğürtler, Kibarlık Budalası, Uşak Ne Gördü, Merhaba Müzik, Kaç Baba Kaç, Çılgın Sonbahar’dan fotoğraflar geçiyor. Birden Ayfer Feray’ın ardından söylediklerini hatırlıyorum:
“Neler düşündürdü bana Bodrum’da seni uğurladığımız o sıcak gün. Şahane Züğürtler’in genel provasında nasıl kavga edip darıldığımız geldi aklıma. Sonra da o gece, bitmek tükenmek bilmeyen alkışların arasında dargın olduğumuzu unutup nasıl birbirimize sarılmıştık. Hepsi ne kadar gerilerde kaldı şimdi. Bir iki fotoğraf, o günden kalma program dergileri ve oyunda giydiğin eskimiş giysiler. Onlar bile senden dayanıklı çıktı. Onlar hâlâ orada burada sararmış suratlarıyla boy gösterip duruyorlar. Oysa sen ‘ne muhteşem, ne yetenekli kadın’ diye belleklerde kaldın sadece.”

Dakikalardır konuşuyoruz. Daha doğrusu Haldun Dormen anlatıyor, ben sözcüklerin peşini bırakmışım yine. Yaşadığım ânın tadını çıkarıyorum. Nefes almaktan bile çekinerek onu dinliyorum.
Dormen Tiyatrosu dediğimizde, yıllardır akla ilk gelen komediler, müzikaller, Türk ve dünya yazınının baş yapıtlarından derlenmiş görkemli yapımlardır. Bir de yıldız sistemini tümüyle yadsıyan, kadroyu sürekli olarak ön plana çıkaran bir tiyatro oluşunuz…
“Doğru. Tiyatromuz bir ekip tiyatrosuydu her zaman. Bir piyeste başrol oynayan, bir diğerinde yan rollerden birini üstlenebilirdi. Öncelikle oyuncu yetiştirmeyi hedeflediğimden, oyuncularımın her türlü rolü oynamalarını, kalıba girmelerini istiyordum. Şimdi belli bir yaşa geldiğim için, yardımcı roller oynamıyorum ancak tiyatromuzun ilk döneminde bir oyunda başrol, diğerinde son derece küçük bir rol aldığım çok olmuştu.”
Antalya Film Festivali’nde en iyi film seçilen Bozuk Düzen, ve Güzel Bir Gün İçin adlı iki sinema filminiz olmuştu. Yönetmen Haldun Dormen neden sinemaya dönmedi?
“Hiçbir şekilde sinemaya yeniden başlamam. Sinema çok farklı. Vaktiyle çektiğim filmler, ödül kazanmalarına rağmen çok büyük para kaybına neden olmuştu. Pazarlaması yapılamadı doğru dürüst, salon bulamadı, izleyiciye ulaşmadı yeterince. Bir daha sinema yapmak istemedim. İstemiyorum. O defteri kapattım çünkü.”

Ve yazarlık…
“Yetmişli yılların sonunda, Ercan Arıklı anılarımı yazmamı önerdiğinde, bir an çok erken değil mi, diye düşünmüştüm. İlk kitabım olan Sürç-i Lisan Ettikse yaşam öykümden yola çıkarak, Dormen Tiyatrosu’nun perdesini kapadığı 1972 yılına kadar uzanan bir dönemi anlatıyordu. Antrakt’ta 1972-1984 yılları arasında yaşadıklarımı, yaptıklarımı yazmıştım. İkinci Perde adlı kitabımda ise Dormen Tiyatrosu’nun yeniden perdesini açmasının öyküsüne değinmiştim. Olmak ya da Olmak gençler için bir el kitabıydı.
Evet, Hisseli Harikalar Kumpanyası, Geceye Selam, Şen Sazın Bülbülleri, Yolun Yarısı, Amphitryon 2000, Kantocu adlı müzikalleri de yazdım ve yönettim. Televizyon programları yaptım senelerce.”
Tiyatronun yarınını nasıl görüyorsunuz?
“Tiyatro öldü artık’ diyerek, insanların içini karartanlara kızıyorum. Tiyatro ölmez, sanat ölmez. Niye ölsün? Yani mesela son zamanlarda birkaç tane iyi roman çıkmasa romancılık öldü mü, kitap okunmayacak mı diyeceğiz? Bence tiyatro ölmez, ölmeyecek de. Çok sığ, basit bir gösterinin hiçbir koşulda ilgi göreceğine zaten inanmıyorum. Maalesef televizyon, olayı son derece yozlaştırdı. İnanılmaz derecede ucuz, kalitesiz programlar; abartılı, bozuk, Amerikan özentili aksanla konuşmalar… Tüm bunlar kültürel yaşamımıza müthiş hasarlar verebilecek boyutta, kabul ediyorum. Bir vakitler ‘aman arabesk’ denilirdi, şimdikiler çok daha düzeysiz. Kuşkusuz iyi, kaliteli programlar, gösteriler sunulduğunda izleyici geri çevirmiyor, büyük bir beğeniyle izliyor.”

Bir de şu rating hadisesi var ama… Şöyle bir açıklamanız olmuştu: “Arabesk yaşam tarzı ve televole kültürü çevremizde yepyeni bir dünya yarattı ve mankenler saltanatını başlattı. Önemli sanat haberleri arka sayfalarda neredeyse görünmeyecek yerlere kakalanırken, bir mankenin ayağının takılıp düşmesi baş sayfalarda manşetlerle verilir oldu.
“Ne var ki, rating telaşı kültürel kirlenmeyi çoğaltmakta nicedir. Bu da beni çok üzüyor, telaşlandırıyor. Nasıl desem, bazı sanattan anlamaz kimselerin; ‘tiyatro bitti’, ‘artık kimse tiyatroya gitmek istemiyor’, ‘demode sanat’ gibi sözleri beni çok rahatsız ediyor. Her şeye karşı olmakla ağırlık kazanacaklarını sanan, böylesi zavallıların bu fikirleri tamamen geçersiz. Özellikle perdelerini hemen her gün açan alternatif tiyatroları hayranlıkla izliyorum, kısıtlı imkanlara karşın çok büyük şeyler başarıyorlar. Dediğim gibi, tiyatronun geleceği konusunda hiç olmadığım kadar iyimserim bugünlerde. İyi yazar, yönetmen, oyuncular yetişti son yıllarda.”
Cemal Süreya sizi şöyle tanımlamıştı: “En tiyatro adamı! Alaturkanın, ortaoyununun ölü yanlarını sildi; snopluğun iyi yanlarını da getirdi. Ses Opereti geleneği onun çıkışıyla tükendi… Tiyatroyu saydırdı, sevdirirken saydırdı.
Müthiş bir enerjiyle birkaç projeyi aynı anda yürütebilmek, kolay kaldırılamayacak sorumluluklar üstlenmek… Tiyatro patronu, yazar, oyuncu, yönetmen, hoca Haldun Dormen. Televizyon, radyo programları hazırlayan, gazetede köşe yazarlığı yapan Haldun Dormen...

“Geriye baktığım zaman hiç nefes almadan çalışmışım gibi görünüyor. Evet çalıştım. Hiç durmadan çalıştım ama yaşamayı da hiç ihmal etmedim. Kendime ayıracak zamanı hep buldum. Zaten bulmasaydım bu kadar işi beceremezdim. Yorulma, pes etme yeteneğim yok benim. Ve az önce bahsettiğim gibi, çok zor zamanlarım da oldu. Neredeyse bir servet kaybettim tiyatroda. Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda, ‘iyi ki vazgeçmemişim’ diyorum.Kısaca; tüm hayal kırıklıklarına rağmen bu işe baş koyduğuma tek bir gün olsun pişman olmadım. Bilirsiniz, 2001 yılında önemli rollerinden birini üstlendiğim Dadı dizisi meslek yaşamıma yepyeni bir yön verdi ve bana her yaş gurubunda, ‘Pertev’ olarak yeni bir popülarite kazandırdı. En güzeli, hiçbir oyunumu izlememiş olan çoluk çocuk beni yeniden keşfetti ve mankenler kadar ünlü yaptı.”
Hatırlıyorum, “Hukuk mezunu olmadan yargıç, tıbbı bitirmeden doktor olunmaz ancak okul bitirmeden oyuncu olur” demiştiniz bana yıllar önce yaptığımız söyleşide.
“Alaylı-mektepli diye sanatçıları ayırırsak öncelikle Adile Naşit, Bedia Muvahhit gibi çok büyük değerleri yadsımış oluruz. Konservatuar eğitimi şart değil, yeter ki öğrenme azminde olsun, usta çırak ilişkisine önem verip tiyatroyu ciddiye alarak kendini yetiştirsin kişi. Dediğim gibi; Cahide Sonku, Vasfi Rıza usta-çırak okulunun ürünleriydiler ve bir konservatuvarda öğrenebileceklerinin çok daha fazlasını, üstelik hiç durmadan izleyici karşısına çıkarak öğrenmişlerdi. Şuna inanıyorum; insan kendine sahiden inanıyorsa, işini gerektiği kadar sevip önemsiyorsa ve biraz da yeteneği varsa kimi kusurlarını sanki kişiliğinin vazgeçilmez parçalarıymış gibi gösterip bir yerlere erişebilir. Ayrıca çok önemli bir unsuru hatırlatmak istiyorum; insan tüm hayatını bu işi yapmak için harcayacaksa, buna çok küçük yaşında karar verebilmelidir.

Sonradan karar alıp ya da onun bunun, ‘sen yetenek sahibisin, sanatçı olmalısın’ tarzı sözleriyle yola çıkmaya çalışanlar, elbette istisnalar varsa da, kendilerine kalıcı bir meslek yaşamı çizemezler kanısındayım. Çünkü oyuncu olmak uzun, yorucu, hayat boyu devam eden bir süreçtir. Emek ister, bilgi ister, disiplin ister, kendini adamak ister. Fakat yanlış anlaşılmayı özellikle gidermek istiyorum; gösteri sanatlarının hangi dalında olursa olsun akademik eğitim şarttır. Konservatuvar şarttır.”
“Perde bazen de açılmayabilir” diyenler oldu yakın zamanlarda…
“Ne yazık ki tiyatronun temel ilkesi olan disiplin anlayışı, son yıllarda epeyce erozyona uğradı. Ufak tefek bahanelerle provalara gelmemek için neden arayan genç oyuncular bile var. Ama diyorum ki koşullar ne olursa olsun, ölmek üzere olmanız hariç, elbette perde açılmalıdır. Canlı yayına çıkılmalıdır. Zaten bu şartlara uymaya razı olmayanların bir an önce tası tarağı toplayıp gösteri dünyasından çekilmeleri evladır bana göre. Tiyatro ne aşk, ne hastalık, ne ölüm dinler. Hepimizin defalarca yaptığı gibi hasta hasta oyununuzu oynar, perde kapandıktan sonra düşüp bayılabilirsiniz. Çok sevgili bir yakınınızın cenazesinden sonra, acınızı içinize gömerek çıkıp insanları güldürmek zorunda kalabilirsiniz. Hayatınızın en büyük aşkıyla bir ölüm kalım randevusuna gitmeyip matinenize koşmak zorunda kalabilir ama ne olursa olsun perdeyi açarsınız. Bu kural değişmez. Sahne ihaneti affetmez.”
Bir oyunun tutup tutmayacağı neden önceden kestirilemez?
“Tiyatro işinde evdeki hesap hiçbir vakit çarşıya uymaz da ondan. Her şey ne kadar yolunda giderse gitsin bir oyun seyirci karşısına çıkmadan kendini kanıtlayamaz. Bir kumardır bu. Biz tiyatrocular da bu kumarı oynamaktan büyük keyif alan kumarbazlarız herhalde.”

Sular çoktan kararmış, kısık ampuller gölgeleri daha da çoğaltmakta. Neden saklayayım ki, Haldun Dormen’i uzaktan görmek bile büyüsüne kapılmaya yeterli. Duygu, düşünce, sanat aleminden süzülüp hayatın farklı yüzlerini tanıtan, hayatı bizler için yaşanılır, anlaşılır kılan bir sahne dehası o. Bir yazarın yaşamında kaç kez olur böylesi, kestiremiyorum.
Öylesine yoğun birkaç saat yaşarsınız ki; sanki o süreyi yaşamamış olsanız eksik, güdük, yoksun kalacağınızın ayrımındasınızdır. İşte Haldun Dormen ile geçen zaman böyleydi bizim için…



































