Sahneye ilk adımını 2003 yılında “Teneke Şovalyeler” adlı okul oyununda “Dede” rolüyle atan Özgün Aytar, aradan geçen yıllar boyunca tiyatroyu yalnızca bir meslek değil, bir varoluş biçimi olarak taşımaya devam etti. İzmir’de başlayan yolculuğu, Müjdat Gezen Konservatuvarı’yla İstanbul’a uzandı; ustalardan süzülen disiplin, sahne etiği ve bedensel farkındalık, bugün Mevzu Tiyatro’nun estetik omurgasında somutlanıyor. 2019’da kurulan Mevzu Tiyatro’nun 2025–2026 sezonu oyunu “Faldaki Cinayet”, bu birikimin hem düşünsel hem de bedensel karşılığını taşıyan çarpıcı bir sahne deneyimi olarak öne çıkıyor.
Oyun, Oscar Wilde’ın “Lord Arthur Savile’in Suçu” öyküsünden uyarlanan bir anlatıyı merkezine alıyor. Fallara saplantı derecesinde inanan muhasebeci Reha, baktığı bir el falında birini öldüreceğini öğrenir. Kehanet, onda yalnızca bir korku değil, geri dönülmez bir zorunluluk duygusu yaratır. Reha artık ahlaki değerleri ile kader inancı arasında sıkışmış bir zihnin içinde debelenmektedir. Öldürmek ile öldürmemek arasındaki bu denklem, muhasebenin rakamlarından sıyrılıp insan ruhunun en karanlık hanesine taşar. Kendi inancının hapishanesine kilitlenen Reha, bilinçaltının balonları arasında sıkışıp kalır; hesap artık matematiksel değil, varoluşsaldır.
Oyunun Konusu:
Ancak “Faldaki Cinayet”i yalnızca bir suç öyküsüne indirgemek mümkün değildir. Oyun, özünde bir insanın başka bir insanı öldürememe halini anlatır. Cinayet fikri, sahne boyunca sürekli ertelenir, dolanır, yön değiştirir. Fotoğraf albümü, telefon rehberi, mahalle esnafı ve komşular üzerinden ilerleyen “Kimi öldüreceğim?” ve “Nasıl öldüreceğim?” soruları, absürd bir zincir hâlinde seyirciyi de bu ahlaki labirentin içine çeker. Tıpkı Oidipus’un kaderinden kaçtıkça ona yaklaşması gibi, Reha da kehaneti gerçekleştirmeye çalıştıkça kendi çıkmazını derinleştirir. Finalde ise öldürülen şey bir insan değil, sembolik düzende kehanetin bizzat kendisidir. Bu yönüyle “Faldaki Cinayet”, klasik kahraman anlatısını tersyüz eden güçlü bir antikahraman hikâyesi kurar.
Oyunun sahne dili, metnin düşünsel katmanlarını destekleyen güçlü bir görsel-işitsel yapı kurar. Sahnedeki balonlar insan kafaları olarak tasarlanmıştır; hem bilinçaltının kırılganlığını hem de zihnin içindeki çoğul sesleri temsil eder. Özgün Aytar’ın pandomim ve taklit yeteneği, rejinin en keyifli bölümleri hâline gelir. Bedensel ve taklit performansı, yalnızca bir oyunculuk tercihi değil, anlatının asli taşıyıcısıdır. Karakterin zihinsel bölünmeleri, korkuları ve iç çatışmaları, sahne tasarımı üstünden görünür olur. Hareket tasarımı ve müzik, oyunun duygusal atmosferiyle bütünlük içinde ilerler; sahnede estetik bir ritim kurulur.
Metnin felsefi omurgasında ise kader–özgür irade çatışması yer alır. Reha’nın yaşadığı kriz, yalnızca bir cinayet ikilemi değildir; aynı zamanda insanın kendi yazgısını ne ölçüde seçebildiği sorusudur. Kehanetin peşinden onu sürükleyen fallara olan inancının arka planındaki travmaların ortaya çıkışı, öldürme eyleminin nedenselliği ile karakterin iç dünyası arasındaki sorgulamayı derinleştirir. Kehanet, burada metafizik bir buyruğa dönüşür. Fakat oyun, bu buyruğu mutlaklaştırmak yerine karakterin oyun boyunca kimseyi öldüreremesi veya öldürmeye karar verdiği insanların özellikleri üstünden insani duyguları sahneye taşır. “Faldaki Cinayet”, kaderin kaçınılmazlığına değil, insanın o kaçınılmazlıkla kurduğu ilişkiye odaklanır. Kehanetin gerçekleşmesi değil, karakterin öldürme eylemindekiseçimleri anlamlıdır. Bu yönüyle oyun, determinizme karşı sessiz ama güçlü bir varoluş itirazı üretir.
“Faldaki Cinayet”, günümüz tiyatrosunda giderek silikleşen felsefi derinliği, absürd anlatının imkânlarıyla yeniden görünür kılan bir yapım. Cinayetin kendisinden çok, cinayet düşüncesinin ağırlığını sahneye taşıyor. En sonda seyirci, bir ölümle değil; bir kaderin bozulmasıyla baş başa kalıyor. Ve belki de en sarsıcı soru tam burada beliriyor: İnsan gerçekten kaderinden mi kaçamaz, yoksa ona inanmayı bıraktığı anda kader yok mu olur?
Mevzu Tiyatro, bu soruyu bağırarak değil, bedenle, sessizlikle ve balonların kırılganlığıyla soruyor. Cevabı ise seyircinin vicdanına bırakıyor.
Oyunun künyesi de bu bütünlüğü destekleyen bir ekip çalışmasını işaret eder:
Yazan: Mehmet Yılmaz
Oyuncu: Özgün Aytar
Yöneten: Murat Sönmez
Tasarım: Mertcan Demirel
Yardımcı Yönetmenler: Ceren Akgüneş, Zehra Korkmaz
Müzik: Deniz Gürzumar
Hareket Tasarımı: Dalya Kilimci
Sahne Amiri: Olcay Tekin
Fotoğraf & Video: Aslıhan Güçlü


































