CENNETE DOKUNMAK

CENNETE DOKUNMAK

 

Bildiğimiz hayatlara hiç benzemeyen coğrafyaları vardır ruhumuzun, sınırlarına dokunmaktan korktuğumuz ya da önemsiz görüp kendi iklimimizi yücelttiğimiz… Hayatlar vardır, bazen yanı başımızda bezen çok uzağımızda, dokunulmamış, bozulmamış, taptaze, olduğu gibi… Ve bir çift göz, hüzünle, masumiyetle, çekingenlikle bakan bir çift göz, ummadığınız bir anda bütün coğrafyanızı alt üst edebiliyorsa, hiç korkmayın, hala insan olma vasfına malik olduğunuzun en büyük delilidir bu…

Yorucu bir yayla gezisinden dönüşte, temmuz sıcağının hararetiyle su içmek için ilk gördüğüm çeşmenin yanında durmasaydım, belki de yıllardır geçtiğim bu yolda hiç fark etmeyecektim bir çift gözün bir hayatı nasıl değiştirdiğini. İnsanlara bedava su içiren toplumdan, adres sormanın bile parayla olduğu bir topluma dönüşürken, neleri kaybettiğimizi anlamanın verdiği hüzün ve özlemle, kana kana içtiğim su, birbirine karışmıştı. Şırıl şırıl akan derenin sesi, orman kokusu, berrak suyun tadı ve taş evlerin yıllara direnen duruşuyla ruhumda sınırlarını geçtiğim, içinde kaybolduğum bir coğrafya daha bulmuştum. Tüm bu güzelliklere bir de kara çekingen gözleriyle size bakan köy çocuğunu eklediğinizde, beyninizin bir köşesine asılı, ölümsüz bir fotoğraf karesiyle yaşamanız muhtemeldir. Adını sormadım önce, kaç yaşında olduğu umurumda değildi, kara lastikli ayakları, günlerdir üzerinden çıkarılmadığı belli olan beyazdan griye dönmüş tişörtü ve toz şeker dolu ağzıyla ürkek bir kediyi andırıyordu. Neden toz şeker yediğini de soramadım, belli ki açtı çocuk, tüm çocuklar gibi şekeri seviyordu, yerdi elbet O’da küçücük ağzıyla, çikolatayı, pastayı, çeşit çeşit bisküvileri, kekleri. Sadece anne ve babasını sordum, “Ormanda” dedi, “ çalışıyorlar, ağaç taşıyorlar”. Fotoğrafını çekmek istedim, yine çekindi, “benim hiç resmim yok ki “dedi. “Olsun artık olacak, çektiğim bu resimleri sana getireceğim” dedim. O sırada kardeşleri de toplandı etrafımıza, oradan birkaç çocuk daha… Hepsinin bakışları ışıl ışıl, hayat doluydu, gülüyorlar, sürekli soru soruyorlardı. Fadime sadece ilkokulu okumuş, diğer çocuklarda yatılı okula gidiyorlarmış, köylerinde bulunan okul, öğrenci az olduğu için kapanmış. Üç küçük köpek yavrusu dikkatimi çekti sonra, kucaklarına alıp sevdiler, öptüler, okşadılar. Biz onları sokakta bulduk, besliyoruz ve koruyoruz dediler. Yarı aç yarı tok gezen, oyuncaksız, pastasız, ayakkabısız bu çocuklar büyük bir insanlık dersi veriyordu bize. Bol yağmurlu dağların, al yüzlü, doğayla mutlu çocukları, ben içim ezilerek bakarken size, siz üstüne bir de mutluluk dersi mi veriyordunuz utanmadan? Eminim ki alış-veriş merkezlerinde büyüyen, üstüne çamur bulaşmamış, yağmurda paçalarına kadar ıslanmamış, bir derenin yosunlu taşına basmamış, suyunda yüzüp eğlenmemiş, mayıs çilekleri toplayıp eze eze yememiş, mor rengi böğürtlenden öğrenmemiş, sokak oyunlarından bihaber, bilgisayar başından kalkmayan, yediği önünde yemediği arkasında, istediği oyuncağı alan fakat doymayan metropol çocuklarından, çok daha şanslı ve mutluydu ayakkabısız köy çocukları…

Cennet mutlu olduğumuz yerse, cennetini yitirmiş kentlerin dışında bin bir renkli düşler saklı. Bulmalı, görmeli ve yaşamalı. Çıkıp kabuğunuzdan başka yerlere atın kendinizi, yoksa cenneti görmeden ölmek mi istiyorsunuz?

Sosyal Medyada Paylaşın:
Önceki Yazı

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

YAZARLAR / Tümü
ender birgül: bu sayı satılık mı
2025-12-23 17:44:45