İzmir Bayraklı’da bu yıl nisan ayında Lucien Arkas Sanat Merkezi’nin açılışını duyurmuştuk. Arkas Sanat’ın şehrin genelinde açtığı yedinci sanat merkezi olmuştu. 2 bin 500 metrekarelik merkezin 1.100 metrekarelik bir sergi alanı var. Şimdi bu sergi alanı, Fransa’nın kamuya ait dünya çapındaki en önemli sanat merkezlerinden Centre Pompidou ile Arkas Sanat arasındaki uzun soluklu işbirliğinin ilk sergisine ev sahipliği yapıyor. Aslında nisan ayında açılırken yine Pompidou koleksiyonundan iki eser izleyiciyle buluşmuştu. Ancak bu kez tam anlamıyla dev bir sergi öncelikle İzmirlileri, sonrasında tüm Türkiye’den sanatseverleri ağırlamayı bekliyor.
Centre Pompidou koleksiyonundan seçilen 83 eseri bir araya getiren “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, Georges Braque, Vassily Kandinsky, Gerhard Richter, Joan Mitchell, Bridget Riley ve Victor Vasarely gibi modern ve çağdaş sanatın öncü isimleri üzerinden renk ve ışığın sanattaki dönüşümünün izini sürüyor. Anna Hiddleston ve Noémie Fillon küratörlüğünde hazırlanan sergi, 14 Şubat 2027’ye kadar ziyaret edilebilecek. Ardından nisan ayında koleksiyondan bir sergi daha açılacak ve her yıl iki olmak üzere toplamda 10 sergi Centre Pompidou ve Arkas Sanat işbirliğiyle beş yıl boyunca Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde olacak.
(Lucien Arkas ve Laurent Le Bon)
BAŞYAPITLAR
“Lumina” Latince “ışık” demek. “Rengin Yeniden İcadı”, “Sinestezinin Keşfi” gibi başlıklarla yedi tematik bölüm izleyiciyi görmenin hiçbir zaman pasif bir eylem olmadığına inandırıyor. Kapıdan girdiğiniz anda karşı duvarda serginin öne çıkan eserlerinden biri sizi karşılıyor. Gerhard Richter’in 1973 tarihli “1024 Farben (350-3)” adlı eseri insan gözünün ayırt edebildiği tüm renk tonlarını göstermek amacıyla, kesin bir matematiksel sistem ile rastlantısallığın birleşimi doğrultusunda düzenlenmiş yüzlerce renk birimini bir araya getiriyor.
Hemen sağdan ilerlediğinizde “Fovizm” akımının örneklerini görüyorsunuz. Akdeniz ışığının altın tonlarını canlı ve yenilikçi renk kullanımıyla yakalamaya çabalayan sanatçılar doğanın olması gereken renklerini, kendilerine ve bize hissettirdiği renklerle betimliyor. Dolaşırken bazı açılardan bakıldığında birkaç eseri birden izleyebiliyorsunuz. Bunlar tesadüf değil, başarılı bir düzenleyiciliğin eseri. Sergide çok sayıda başyapıt bulunuyor. Bu bölümde Georges Braque, André Derain ve Maurice de Vlaminck’in başyapıtları, Albert Marquet’nin deniz temalı eserlerindeki daha yumuşak tonlarla karşı karşıya geliyor.
(Fernand Leger-Kentteki Diskler, 1920.)
20. YÜZYILIN AKIMLARI
Karşılıklı sıralanmış eserler başınızı döndürecek nitelikte. 20. yüzyılın başında elektrikli aydınlatmanın ortaya çıkışı, hem kent yaşamını hem de sanatsal üretimi derinden dönüştürmüştü. Sanatçılar da elbette bu durumu tarihe eserleriyle geçeceklerdi. Rayonizm akımının örneklerinden Natalia Gonçarova’nın 1913 tarihli “Elektrik Lambası” adlı eseri, yapay ışığın yarattığı keskin ve parçalı görsel dünyayı resme taşıyor. Karşısında ise Luigi Russolo’nun “Otomobilin Dinamizmi” eseri izleyiciye Fütürizm akımının başarılı bir örneğini sunuyor. Öyle ki 1912-13 yıllarında yapılmış esere bugün bile baktığınızda bir otomobil imgesini görebiliyorsunuz. Russolo otomobilin ivmesini görsel bir dile dönüştürüyor, motorun gürleyen sesini de çevreye yaydığı titreşimi de oluşturduğu hava akımını da izleyebiliyorsunuz.
Sergide ilerledikçe kronolojik olarak yıllar da ilerliyor ve sinestezi araştırmalarının başladığını görüyoruz. Renk ve müzik birbirine yaklaşırken sanat, yalnızca gözle algılanan bir deneyimin ötesine geçiyor. Siyah ve beyaza ayrılan bölümde ise ışığın yokluğu ile bütünüyle varlığı arasındaki karşıtlık, fotoğraf ve film için güçlü bir deney alanı yaratıyor.
Bu bölümü bitirdiğinizde katın diğer tarafına geçmeniz gerekiyor, sağ tarafın aksine serginin sol tarafı biraz daha aydınlık ve ferah… Diğer tarafın aksine düz değil, eserlerin ve duvarların aralarından geçerek ilerliyorsunuz. Sizi dinlendirecek ilk koltuklar da burada. Hem de tam olarak Joan Mitchell’ın “La Grande Vallée” eserinin karşısında. Bu üç parçalık Monet’den esinlenen dev eser sizi yeşilin ve sarının bir arada olduğu bir bahçeye, ormana çağırıyor, nefeslenirken bir yandan da içinizi açıyor. Anıtsal tablo, Etel Adnan ve Shirley Jaffe’nin parlak ve geometrik peyzajlarıyla karşıtlık oluşturan güçlü fırça darbeleri içinde titreşen ışık ve enerji dalgalarıyla hayat buluyor. Pompidou koleksiyonundan sergide yer alan tek Türk sanatçı Nejat Melih Devrim. Sanatçının 1951-152 tarihli “Ebedi Gökseller” adlı tablosu da bu bölümde. Ayrıca bu bölümde algının araştırılmasına dayanan Optik Sanat akımından eserler de optik etkiler aracılığıyla izleyiciyi doğrudan sürece dahil ediyor; anlatıya dayanmak yerine gözü harekete geçiriyor.
L. ARKAS: GÜÇLÜ BİR SEÇKİ
Serginin açılışı öncesinde 25 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, işbirliğinin İzmir ve Arkas Sanat açısından taşıdığı öneme ilişkin şunları söyledi: “Dünyanın en önemli modern ve çağdaş sanat koleksiyonlarından biri olan Centre Pompidou’nun böylesine güçlü bir seçkisinin İzmir’de olması çok değerli. Sanat bir şehrin tapusu olamaz, sanat herkesin. Bu sergi de İzmir’in değil Türkiye’nin sergisi. Sergiyi gezecek olan insanların çağdaş sanatla buluşmasına vesile olabildiğimiz, onlarda bu merakı uyandırabildiğimiz için çok mutluyuz.”
Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon ise Arkas Sanat ile yürütülen uzun soluklu ortaklığı değerlendirerek şunları söyledi: “Lumina sergisinin İzmir’de olması çok önemli; çünkü İzmir ışıktır, İzmir renktir. Centre Pompidou’nun en güzel yıldızı da burada, İzmir’de.” Toplantıya katılan Fransa İstanbul Başkonsolosu Nadia Fanton ise sergiyi hayata geçiren isim olması gerekçesiyle Lucien Arkas’a teşekkür etti.


































