İbrahim Şirin denildiğinde, aklımıza ilk olarak ‘sanatla hayatın gerçeğini birbiri içinde ustalıkla eriten safkan bir aktör, Türk Sanat Müziği yorumcusu, hoca İbrahim Şirin‘ ve elbette annesi Dursune Şirin gelir.
Dadımız, bacımız Dursune Şirin…
Şimdi düşünüyorum da, iyi yürekli, sevgi dolu, güzeller güzeli dadı annemizdi o. Hep de öyle kaldı zaten. Hep elli dokuz yaşında, bize veda ettiği yaşta kaldı.
Başında bembeyaz yemenisi, sırtında hırkası, güllü dallı fistanıyla, her daim yaşadığı konağın kilidi küreği olmuştu Dursune Şirin. Bazen bizim bacı kalfa, bazen sadece bacı, çoğunlukla dadı anne. Ezildiğinin bile ayrımında olamayacak kadar fedakar, sevecen, billur kalpli, emektar kalfamızdı o.

Foto: Esra Kılıçer
Hayatıma ilk giren ‘dadı anne’ imgesi Dursune Şirin olmuştu, hiç kuşkusuz.
Ayşecik neler yapardı Dursune Dadı’ya? Peki, Fabrikalar Fabrikatörü Hulusi Bey’in kerimesi, kolejli Filiz’e ne demeli? Küçük hanımlarına, küçük beylerine bir türlü kıyamaz, onlara yardımcı olmak için çırpınır, kolayca kandırılır, iyi niyeti oldum olası hep suistimal edilirdi bacımızın. Bazen öyle kederlenirdi ki büyük hanımefendiye, paşa efendiye ne diyeceğini bilemez, kendi kendini yer bitirirdi. Gözleri kocaman kocaman açılırdı konuşurken. Gülüşü ne güzeldi… Kahkahası ne tatlı gelirdi kulaklarımıza. Candan öte candı resmen.
Bahçıvan Necdet’e hele bir kızmaya görsün, kilolu bedenine aldırmadan, bir elinde terlik, iki yana yalpalayarak, maazallah öyle bir kovalardı ki adamı. Paşa konaklarından, köşklerden, Boğaziçi yalılarından, eski İstanbul zamanlarından çıkıp gelmiş olmalıydı beyaz perdeye. Belki de Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın, Muazzez Tahsin‘in romanlarından. Sonuçta, her ne olursa olsun karşımızdaydı işte, bizimleydi.

Foto: Esra Kılıçer
Geniş salonlar, mermer basamaklı merdivenler, mutfak, kiler, sofa arasında canını dişine takar koşuşturup dururdu hiç yorulmadan… Romatizma yürümüş bacaklarına aldırmadan, hani nasıl derler, nefes nefese adeta ölümüne çalışır, hizmette kusur etmez, durup dinlenmezdi bir türlü.
Komşu köşkün yakışıklı mahdumu teğmen Ediz ile neredeyse eline doğmuş, senelerdir gözü gibi baktığı, herkeslerden sakındığı Hülya’nın arasındaki kırgınlığı onarmaya çalışır, arada uşak Sami’yi azarlar, şöför Ayhan’a göz açtırtmaz, Yumurcak İlker’i herkesten çok severdi. Dediğim gibi, bütün yalıların, konakların kilidi, küreğiydi o. Olmazsa olmazıydı. Neşesi ve hüznüydü.
Bazen Dursune Şirin‘in beyaz perdede yaşar kıldığı bacıları, Esmeray‘ın o şarkısında bulurduk :

Foto: Esra Kılıçer
“Yağmur yağıyor, seller akıyor
Arap kızı camdan bakıyor.
Yağmur yağıyor, seller akıyor
Arap kızı camdan bakıyor...
Benim işte Arap kızı
Saçlar kıvır kıvır, dudaklar kırmızı
Gözler boncuk boncuk, dişler inci dizi
Alnıma yazılmış bir kara yazı.
Korkar kaçar çoluk çocuk
Bir çimdik on üç buçuk.
Rengim kara olsun varsın
Yeter ki kalbim kara olmasın.
Annecim aman, geliyor öcü
Öcü değilse, Arap bacı
Bacının hakkı yok rahat yaşamaya
Bacının hakkı yok kalp taşımaya..”

Foto: Esra Kılıçer
Fecrin ağarttığı saatler… Saksıda yıldız çiçekleri. Şarabi mor, somon pembesi gölgeler arasına sıkışmış bir sessizlik. Cadde boş. Işıklar çoktan sönmüş. Hatırlıyorum…
Tarih: 21 Mayıs 2010. Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde Tarık Şerbetçioğlu‘nun yazıp, yönettiği “İstanbul Hatırası” adlı oyunun ilk gecesi.
İbrahim Şirin ‘Kahveci Bekir’ rolündeydi. Aşiyan Mezarlığı’nda ‘Makber’i yorumladığı o sahne…
“Her yer karanlık pür nur o mevki
Mağrip mi yoksa makber mi ya Rab…”
Ne demişti Bekir: “Bizi de Habeşistan’dan getirmişler annem anlatırdı.”

Foto: Esra Kılıçer
“İstanbul Hatırası”nda bir rolü daha vardı İbrahim Şirin‘in: ‘Beşir’.
Şevki Efendi Kumpanyası’nda, günün birinde “Arabın İntikamı”nda başrol oynayacağını, boş yere hayal edip duran ‘Beşir‘. Hep geç kalmıştı… Geç kalması istenmişti belki de. Kimbilir?
“Yaprak Dökümü” nün ‘Suriyeli Abdülvahap‘ını düşünüyorum yeniden. İbrahim Şirin‘in o role kattığı pathos bir başkaydı. Hayır, bambaşkaydı.
1986’da İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda göreve başladığında ilk olarak “Genç Osman” sonrasında “Bizans Düştü”, “Karagöz Tatlıcı”, “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe”, “Yaprak Dökümü”, “İstanbul Hatırası “,”Cibali Karakolu” gibi oyunlarda rol almıştı İbrahim Şirin. Farklı bir sahne ışığı, sempatisi vardı her şeyden önce. Yaptığı işe, mesleğine, müzik ve tiyatroya sonsuz bir tutkuyla bağlıydı. Bunlar da onu ‘İbrahim Şirin’ yapan özelliklerdi, hiç kuşkusuz.
“Düşünsenize sahnede, ekranda bir hayat içinde bir dolu, farklı hayatı yaşadım ben. Aslolan karaktere bürünmektir… Oynamadan o olmaktır, olabilmektir.”

Foto: Esra Kılıçer
Haklıydı.
Bernard-Marie Koltes’in yazdığı, Ali Berktay’ın dilimize kazandırdığı, dramaturgluğunu Tarık Günersel, yönetmenliğini, dekor ve ışık tasarımını Zafer Metin’in gerçekleştirdiği “Zenciyle İtlerin Dalaşı / Combat de Nègre et de Chiens” (1979)’nde yaşar kıldığı ‘Alboury’ karakterindeki yorumuyla, bir aktörün erişebileceği sayılı doruk noktalarını bile geride bırakmıştı.
Senegal’de, neredeyse unutulmuş bir inşaat şantiyesine, öldürülen kardeşinin cesedini almak için gizlice gelen ‘Alboury’ rolü sanki İbrahim Şirin için yazılmıştı. Nitelikli oyunculuğu, bakış ve susuşlara kattığı anlamlarla giderek virtüöziteye dönüşen bir başarıya imza atmıştı. Bir diğer ifadeyle, “Zenciyle İtlerin Dalaşı”nda İbrahim Şirin‘i izlemek başlıbaşına ayrıcalıktı.
“Zencilerin Afrika’dan dünyaya yayılmaları dramatik bir süreçtir. Amerika, Britanya, Fransa, Portekiz ve İspanya üzerinden köle ticareti yapılıyor ve gittikleri topraklarda köle olarak çalıştırılıyorlar. Sinemada zencilerle ilgili filmleri izlerdim ve kölelerin yaşadıkları dram beni çok üzerdi. “Bir gün mutlaka özgürlük kazanılacak ve özgürce yaşamanın tadına varılacak” derdim. “Zenciyle İtlerin Dalaşı” oyununda Alboury karakterini canlandırarak zalim patrondan ve köleci düzenden bie nevi intikam almış oldum.”

Foto: Esra Kılıçer
“Ben 68 kuşağıyım. Çiçek Çocuklar’ın özgür ruhunu, yüreğimde hep taşıdım.”
Dayatmalara karşı özgürlüğü, savaşa karşı aşkı, sabit fikirlere, önyargılara, otoriteye muhalif durmayı savunan Çiçek Çocukları vardı bir zamanlar… Hippy’ler.
Haydi elli dört sene önceye dönelim.Yavuz’un henüz yeryüzü yolculuğu başlamamış. Ben on bir yaşındayım…
Tarih, bu defa 12 Mart’tan bir gün öncesi, 11 Mart 1971.
Şişli, Samanyolu Sokak’ta Ümit Tiyatrosu’nun girişindeyiz hemen.
Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu‘nun yapımcılığı üstlendiği “Hair” müzikali yedi haftalık zorlu bir prova döneminin ardından perdesini açacak. Kimi çevreler çoktan ahlâka aykırı buldukları “Hair” için harekete geçmiş, “Bu oyun oynanamaz” diye haykırmaya başlamışlar bile.

Foto: Esra Kılıçer
“Engin Cezzar kuru gürültülere, korkutmalara, tehditlere papuç bırakacak bir adam değildi. Cesurdu. ‘Haydi, be oradan’ dedi ve yola devam ettik.”
“Hair’, bahdettiğim gibi, baştan sona 68 ruhunu taşıyordu, hepimiz çok gençtik. Füsun Önal, Ahmet Olcayto Tuğsuz, Nejat Özyılmazel (Neco), Mithat Özyılmazel, Füsun Olgaç, Bilge Şen, Semra Tınaz kimler yoktu ki kadroda… Füsun Önal ve Neco’dan sonra onların rollerini Gülriz Sururi, Engin Cezzar üstlenmişlerdi. Benim için müthiş bir deneyimdi bu projede yer almak, böylesi isimlerle çalışmak…”
İbrahim Şirin‘i dinlerken, birden nasıl olduysa Claude, Sheila, Jeanie ve diğerlerinin sesleri seslerimize karışıverdi :

Foto: Esra Kılıçer
“Gölge etme, gölge etme
Doğsun güneş, aydınlansın.
Sessiz sedasız bakarız yüz yüze
üstümüzde kürkler boncuklar
uygarlık yolunda
uyuşmuş kalmış bir milletle..
Bakışırız yüz yüze
Her gün yeni bir yalan
Yalan üstüne hep türküler
Gerçek bir şey, bir yol bulmak isteyince
Bu her şeye gebe dünyada
Sessizlik bana söyler her şeyi

Foto: Esra Kılıçer
Bakışırız gözgöze ve anlaşırız
Sessizce, sessizc
Son bakış bu
Son defa kucakla
Dudaklar son nefesini
verir bir öpücükle
Sonra sessizlik
İçim, çevrem, hayat dolu benim
bu da işte cevabım sizlere
gölge etme,
gölge etme
doğsun güneş...”

Foto: Esra Kılıçer
İbrahim Şirin‘in sanat hayatında ilk rol aldığı “Hair” müzikali ve hemen sonrasında Altan Erbulak, Metin Serezli, Nevra Serezli, Füsun Erbulak, Ayşen Gruda, Ayten Güvenç, Ercan Yazgan, Hikmet Karagöz, Mehtap Demirci, Demir Nuyan, Mete İnselel‘li Çevre Tiyatrosu’nda “Yüzsüz Zühtü” adlı oyun, dönüm noktası olacaktı. “Deli Deli Tepeli” de.
“Kimsenin gelmez, gelse de yerini bulamaz dediği Kocamustafapaşa ‘da, yani Çevre Tiyatrosu’nda her temsili kapalı gişe oynuyorduk. Düşünün, Kocamustafapaşa’dan Şişli, Beyoğlu, Kadıköy’e turneler yapıyorduk.Çok güzel zamanlardı.Kandemir Konduk imzalı ‘Yüzsüz Zühtü’ kelimenin tam anlamıyla olay olmuştu.’”
“Ne çok hatıralarımız var, bilseniz. Ayşen Gruda sahnede Altan Erbulak’ın bizleri güldürmesine kızar, her defasında ‘Dalağı düşükler böyle şey olmaz, hele sen Altan, bir de patron olacaksın, doğru değil bu yaptığın’ der dururdu. Altan Erbulak, kararlıydı ne yapıp, edip Ayşen’i oyun esnasında güldürecekti. Nitekim bir akşam… Rol gereği yırtmaçlı, uzun bir ceket giyiyordu. Başında şapka, yüzünü seyirciye döndü, bize doğru hafifçe eğilerek, ceketinin yırtmacını usulca araladı, o an pantolonunun kalça bölümüne çizilmiş birer kaş ve göz görmeyelim mi? En başta Ayşen, gülme krizine tutulduk. Perde kapandı… Evet, ‘Sahnede gülmem,’ diyen Ayşen kahkahalara boğulmuştu. Anlayacağınız, sahne önünde izleyiciye, sahne gerisinde kendimize oynardık.”
“İstanbul Hatırası’nda Toron Karacaoğlu ( Aliş ), bana yani Kahveci Bekir’e seslenir ‘Kendine de, bir kahve yap, sonra da gel karşıklı içelim…’ derdi. O temsilde de, her zaman olduğu gibi, kulise geçtim, kahve fincanlarının durduğu tepsiyi alıp, sahneye döndüm. Tabureyi çekip oturdum.Toron Ağabey’i dinlerken, kahveden iri bir yudum aldım.”

Foto: Esra Kılıçer
Yavuz hemen “Afiyet olsun” diyor.
“Pek afiyet şeker olmadı. Meğer Toron Ağabey benim fincanıma ne kadar acı baharat varsa koydurtmuş. Gözlerimden yaş fışkırdı. Durur muyum? ‘Bir acı kahvenin kırk değil artık beş yüz yıllık hatırı var’ dedim.”
Turneler, yeni oyunlar, alkışlar ve elbette müzik…
“Yorgun Savaşçı“nın örfi idare Yüzbaşısı ‘Arap Maksut‘una daha var… Şakir Paşa Ailesi’nin sadık, dürüst, güvenilir, özveriyi gerektiğinde öz’den vazgeçme olarak kabullenmiş ‘Lala’sından da bahsedeceğiz, elbette.
Doğru, İbrahim Şirin yaşar kıldığı ‘Lala’ yorumuyla izleyiciyi hemen her sahnede peşinden sürüklüyor, yine gözleriyle oynadığı anlarda adeta oyunculuk dersi veriyor, sayısız metafora anlam yüklüyor, karakteri varsıllaştıran, boyut, atmosfer katan bir ‘yaratıcı oyunculuk’ örneği daha sunuyordu.
İbrahim Şirin‘in çocukluğu İstanbul’da, adeta Yeşilçam’ın içinde Halide Pişkin, Cahit Irgat, Kadir Savun, Reşit Gürzap‘lar arasında geçmişti.

Foto: Esra Kılıçer
“Hepsi de yetenekli, donanımlı, değerli çok güzel insanlardı, her biri bir filozoftu aslında…”
Günlerden bir gün kapıları çalındı. İbrahim Şirin bir koşu gidip, kapıyı açtı, karşısında dört kat merdiven çıkmaktan yorulmuş, nefes nefese kalmış, tere batmış Necdet Tosun. Hemen, salona buyur etti Necdet Ağabey’sini.
“Evlat, sana zahmet, ölmüşlerin canı için bana bir su getir…”
İbrahim Şirin derhal mutfağa gitti, dolaptan aldığı sürahideki suyu bardağa boşaltıp, salona geçti.
Fakat o da ne?
Necdet Tosun şaşkın bir yüz ifadesiyle bardağa bakmasın mı? Ters giden bir şey vardı sanki…

Foto: Esra Kılıçer
“Tam o esnada valide kapıdan girdi. Necdet Ağabey mahsun bir biçimde ‘Anacığım su istemiştim ama…’ dedi.”
Dursune Şirin, bir bardak suyu fark edip, kocaman bir gülümseyişle mutfağa yöneldi hemen. Ve saniyeler sonra kocaman, bir şişe dolusu suyla gelip, şişeyi Necdet Tosun‘a uzattı.
Yavuz’un “Dursune Şirin sinemaya nasıl başlamış?” sorusunu şöyle yanıtlıyor İbrahim Şirin:
“Valide bir arkadaşıyla İstiklal Caddesi’nde yürürken karşıdan gelen Vahi Öz’ün dikkatini çekiyor. Vahi Öz oyuncu olması konusunda öneri getiriyor. Önce, ‘Ama ben, ev hanımıyım, bu işlerden anlamam’ dese de kabul ediyor.”
Adam olacak çocuk, derler ya? İbrahim Şirin daha küçücük bir çocukken bile müziğe, dansa meraklıymış.Sesleri ayırt eden farklı bir kulağı, kıvrak bir bedeni varmış.

Foto: Esra Kılıçer
Farklıydı, evet.
Ve bir gün sokakta oynarken, arkadaşlarından biri, “Rengin neden böyle?” diye sordu. Sahi, neden… Hiç düşünmemişti bunu. Eve koştu ve annesine:
“Niçin, dedim. Valide’nin yanıtı çok kısaydı. Pencereden dışarıya bak yüzlerce beyaz tenli insan göreceksin, aralarında bizim gibi olan kaç kişi var? Az, hatta hiç yok, öyle değil mi? Değerini bil… Bundan böyle kim ne söylerse söylesin, kulak asma.”
“Geçenlerde aramızdan ayrılan Necip Naşit Özcan süt kardeşimdi. Annelerimiz arkadaştı. Satori Hanım, bize gelirken bazen görümcesi Adile Naşit de ona refakat ederdi. O yıllarda henüz Adile Abla, ‘Hademe Hafize Ana’, ‘Bizim Aile’nin Melek Hanım’ı gibi rollerde henüz ünlenmemişti. Hep söylerim, sanatçı gözlem yapar, inceler… Dikkat edin, o filmlerde hep validem gibi yana doğru meyil ederek yürür, gevrek kahkahalar atardı Adile Abla.”
“Genellikle siyahi karakterleri oynadım tiyatroda. Farklı karakterleri de canlandırdığım oldu, İstanbul Hatırası oyunundaki kahveci Ali gibi. Ama genelde, alternatifi olmadığı için siyahi ya da Arap karakterleri oynadım. Bir bakıma şanslıydım, bu roller için benden başka alternatif yoktu. Seçmelere girdiğimde o rollerde hiç rakibim olmadı.” (Gülüşmeler)

Foto: Esra Kılıçer
Çocukken şarkı söylemeyi çok seven İbrahim Şirin, 1978 yılında İstanbul Radyosu’nda, 1981’de İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’nde göreve başlar.Koro çalışmaları yapar, öğrenci yetiştirir… Dediğimiz gibi, müzikten hiç kopmaz. “Esmerim” adlı uzun çaları çok beğenilir.
Müzik, dans, tiyatro derken oyun yazarlığına da yönelir.
“Bir Ulu Çınar/ Yahya Kemal’ isimli bir müzikli oyun kaleme aldım.”
“Bugünün tiyatrosunu nasıl değerlendirdiğini” soruyor Yavuz.
“Tiyatronun 1960,1970’lerdeki altın çağı,1980’lerin ortasına doğru kapandı. Bitti. Nitelikli oyunlar yerini, derin bir yozlaşmaya, popüler kültüre hizmet eden, medyatik isimlerin yer aldığı, tümüyle alkış avcılığına dönük, gişe kaygısıyla kotarılmış, ciddiyetsiz, ticari ucuzluklara taviz veren, birbirine benzer, uyduruk gösterilere bıraktı. Elbette Semaver Kumpanya, Moda Sahnesi, Oyun Atölyesi gibi istisnalar var… Ama çoğunlukla göz boyamacılığı, sıradana gönül indirme, nitelik ve nicelikten, kaliten uzak oyuncular, oyunculuklar izler olduk. Bu durum da gerçek tiyatro severleri tiyatrodan uzaklaştırmaya başladı… Sözünü esirgemeden söyleyen kaç tiyatro kaldı ki zaten?”

Foto: Esra Kılıçer
Kemal Tahir ‘in ünlü romanından TRT için uyarlanmış “Yorgun Savaşçı”…
“Can Gürzap, Zihni Küçümen ve daha pek çok değerli isim rol almıştı.1979 yılında çekimlere başlamıştık.Derken 12 Eylül Askeri Darbesi gerçekleşti. Filmden rahatsız olan yönetimin kararıyla ‘Yorgun Savaşçı’ yakıldı… Evet, yakıldı! Hatta denir ki, yakılma nedenlerinden biri de benim canlandırdığım ‘Yüzbaşı Maksut’ karakteriymiş… Siyahi bir subay, Türk Ordusu’nda nasıl yer alır diyenler, bu durumdan rahatsız olanlar çıkmış.”
Yıl 2024. İbrahim Şirin “Şakir Paşa Ailesi:Mucizeler ve Skandallar” adlı televizyon dizisiyle bir anda yepyeni doruklara erişir. Öyle bir oynar ki, es’leri konuşturur. Öyle bir oynar ki, hiç konuşmadan gözleriyle tüm hayatı anlatır… Dahası öyle bir oynar ki, her sahnede kendini aşar, bilinen tüm ortalamaları, klişeleri, sınırlı değerlendirmeleri yıkıp geçer, yetkin oyunculuk nedir gösterir, “Bir karakter ancak böylesi yorumlanabilir” dedirtir. Lafın kısası, ‘Lala’mız olur.

Foto: Esra Kılıçer
Buğulu bir pencere camına ne mi yazar, ‘Lala’ İbrahim?
Tek bir sözcük: “Özgürlük!”
Toplumun ortak belleğinde ‘Dadı Anne’ ve ‘Lala’ olarak çoktan sonrasız bir hayata ulaşmış Dursune Şirin ve İbrahim Şirin‘i ne çok seviyoruz, öyle değil mi?
































