Ne zaman çocukluğuma dönsem özgürlük gelir aklıma, hayatın hiçbir döneminde bulamayacağımız, oyunlarla birlikte gelen, aklı, ruhu kirlenmemiş, saf duygularla yaşanan büyük bir özgürlük. Çocukluğumu Giresun’da geçirmiş olmanın benim için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. O zamanların ruhuma kattığı zenginliği başka hiçbir şeyde bulamadım. Doğayla ve sokaktaki hayvanlarla iç-içe yaşar, zaman kavramını unutana kadar oyunlar oynar, dağlara çıkıp mayıs çileği ve böğürtlen toplar, soğuğu da sıcağı da iliklerimize kadar hisseder, bol yağmurlu mevsimlerde, kaçmadan yağmurdan, sırılsıklam eve döner, kar tanelerini yüzümüzde konuk edip, ayak izlerimizi sayarak okula giderdik. Ne çok şey var aslında o zamanlara dair anlatacak. Bu nedenle çok severek okudum, Kadir Aydemir’in “80’lerde Çocuk Olmak” adlı kitabını. Biz çocukluğunu teknolojiye kurban vermemiş son mutlu nesildik. Oynayacak alanlarımız, elimize geçen her kuruşla, koştura koştura şeker, çikolata, sakız aldığımız bakkalımız, bir mahallemiz, kapısını çalmadan evine girebildiğimiz oyun arkadaşlarımız, ninemiz, dedemiz, komşularımız vardı. Açlığı hissetmez, soğuğa aldırmaz ermiş bir yanımız vardı. Parmak uçlarımız donana kadar oynar, hakkımızı alana kadar kavga ederdik. Bir uçurtmaya takılı düşlerimizi gönderdiğimiz gökyüzünde, geri döner umuduyla bir yanımız mavi kaldı hep… Ne güzel çocuklardık… Çocukluğunu doyasıya yaşamış bir insan olarak çok şey yazabilirim çocuk olmaya dair. Hayatımızın o en saf, altın çağından nasıl da çabuk geçtik ve yandıkça hayatın ateşinde kaçtığımız, sığındığımız, özlediğimiz tek yer oldu çocukluğumuz. Yaşamımızın temel taşlarının atıldığı yerdir aslında, büyüdükçe sadece araları doldurmakla uğraşırız.
Fransız yazar, felsefeci Jean Jacques Rousseau “Çocukluk mantığın uykusudur” der. Ne zamanki saf duygunun önünü akıl engelliyor o zaman saflığını kaybediyor duygular. Belki de bu nedenledir sarhoş olan bir insanın çocuklaşması ve tüm sırlarını ifşa etmesi. Özlediğimiz kendimizi saklamadan, maskelerin ardına gizlenmeden olduğumuz gibi görünmektir aslında. Üstümüze ağır gelen kostümlerden arındıkça biraz daha yaklaşırız masumluğa ve saflığa.
Öyle bir dönemdir ki çocukluk, ne kadar mutlu yaşanmışsa o kadar mutludur yetişkinliğimiz, ne kadar sorun, bastırılmış duygu, acı saklıysa hayat boyu aynı duygular en olmadık yerlerde karşımıza çıkar. Oyunla hazırlandığımız gelecek, gerçek oyunların içinde gücümüz olacaktır. Oyunlardan koparılan doyumsuz çocukların devrindeyiz. Doğası bozulan her şey gibi çocukluğunda genleriyle oynadık, aynı tornadan geçirdik düşüncelerini, aynı tezgahlarda aynı modeli dokuduk ve sonra “ bizim zamanımızda…” diye başlayan cümleler dilimize pelesenk oldu. Değişimin olumsuz yanından alınan davranışlar alışkanlıklara dönüştü, bir müddet sonra kaderimiz oldu aynı yollar.
Mutlu bir toplum için mutlu çocukluk yılları sunabilmeliyiz her şeyden önce çocuklara. Ve bırakın kaybolsunlar oyunların içinde, öğrenmesin bilgiyi erkenden, hayata dair kazanımlar edinsin, doğayı keşfetsin, doğasını keşfetsin. İki artı ikinin dört ettiğini bir gün öğrenecektir elbet. Erken yaşta ağır bilgi yükü, kurallar ve otoriteyle karşılaşmasın çocuklar , elli kişilik sınıflarda yok olmasın bireysellikleri, benlikleri.
Ben artık “büyüyünce ne olacaksınız” diye sormuyorum çocuklara, bir daha yaşanmayacak yıllarını mümkün olduğunca çocukça düşünerek yaşasınlar diye… Umuyorum ki sığınacak bir çocukluğu vardır herkesin ve diliyorum ki çocuk olmanın gerektirdiği ne varsa yaşasın çocuklarımız.