En güçlü anılarımdan bir tanesidir… İlkokul birde… Öğretmenim, daha önce de ablamı okutmuş olan, rahmetli Muazzez Aktolga’ydı. İlkokul birinci sınıfın dördüncü ya da beşinci ayıydı; öğretmenim yanıma gelip, “Yavrum ayakkabıların çok yırtık, sana baban yeni bir ayakkabı alsın,” dedi. İyi de babama nasıl söyleyeceğim? Evdeki bütün konuşmalar, “Dükkân battı batacak”… Hatta yemekte kaşığımı çok doldurmaya bile korkardım babam azarlayacak diye…
Okul çıkışı dükkâna gittim. Ağabeyim orada ama babam da dükkânda. Dükkâna yakın bir duvarın arkasına gizlenip ara ara başımı çıkarıp bakıyorum babam hâlâ orada mı diye. Ağabeyimi tek yakalamaya çalışıyorum ki söyleyeyim. Kunduracı –Kunduracı İbrahim– görmüş beni, gitmiş söylemiş, “Sizin oğlan yarım saattir bakıp duruyor,” diye. Ağabeyim geldi, beni saklandığım yerden alıp dükkâna götürdü. Babam, “Niye orada saklanıp bizi gözlüyorsun?” der demez ağlayarak ayakkabıyı söyledim. Babamın gözleri doldu (…), “Tamam” dedi. (Sessizlik …)
(…)Ne zaman bir ayakkabı alınacak olsa ayakkabıcıya gidip de daha ilk ayakkabıyı ayağıma giydirip “iyi oldu mu?” dediklerinde (…), “olmadı” dersem alınmaz diye korkumdan… sesimi çıkaramazdım. Her giydiğim ayakkabı mutlaka olurdu (!). Ve tabii sürekli vururdu giydiğim ayakkabılar. Hâlâ sıkıntı basar yeni bir ayakkabı giydiğimde.