“Benim gençliğimde sahneye çıkmak, oyuncu olmak hiç önerilesi ya da özenilesi değildi. Hatta anne babalar oyuncu olmak isteyen çocuklarını bu meslekten caydırmak için ellerinden geleni yapardı. ‘Önce bir altın bileziğin olsun, sonra istersen oyunculuk (da!) yaparsın’ derlerdi. Genellikle, altın bileziğe hiç özenmeyen çocuklar kurardı bu hayali.”
Füsun Erbulak‘ın “Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyafet” adlı kitabı 2025’in son haftasında Hep Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı.
“Ancak Çetin İpekkaya’nın da oynadığı bir oyunda annem öpüştüğümüzü görüp, beni bir sonraki oyuna yollamayacağını söyledi. Ev yangın yeri.(…) Zavallı Çetin İpekkaya kadın kılığına girmiş benim rolümü oynamış o gece ve yuhalanmış.”
“Babam, ‘Ayı Masalı’ oyunundan makyajlı dönmeme kızmıştı ama bakışları sevecendi. ‘Seni anlıyorum kızım, gene de bu mesleği seçmeni istemezdim’ der gibiydi.”
“Onca yıl sonra oyunculuğun, dünyanın en eski mesleğinin hor görülmediği günleri gördüğüm, bugünlere kavuştuğum için mutluyum şimdi.”
Füsun Erbulak 1960’lardan, 1970’lerden, 1980’lerden bugüne tüm yaşananlardan bir kesiti bugüne, yarına iliklemiş.Tiyatro sahnelerini, kulisleri, kaybettiği iki oğlu Ali ve Kerim’i, aşk gibi sevdiği insanları, Altan Erbulak‘ı anlatmış. Bir ağıt bu kitap, belki bir itiraf, bir tutku, bir aşk masalı, belki geleceğe bırakılmış bir belge.

Hatırlıyorum, bir konuşmamızda anlatmıştı Füsun Erbulak:
“Ayla ve Beklan Algan’ın kurslarına devam etmeye başladım. Tabii, yine gizlice, yalanlara sığınarak. Sinemaya gidiyorum, diye Cumartesileri kursa kaçardım. Meğer bir arkadaşı durumu anneme açıklamış. Taytlarımızı giymiş egzersiz yapıyorduk, hiç unutmam kapı hızla açıldı. Annem karşımızdaydı sinir içinde, öfkeli. Buz kesmiştim o an. Ayla’ya dönüp: ‘Ayla’cığım yoksa burası genelev mi?’ diye sordu ve kulağımdan tutarak beni eve götürdü…”
“Dünyanın her yerinde perdeler açılıp kapanır, tiyatro babamız kitlelere ya da üç beş kişiye göz kırpar. Perde arkasındaki olayları bilmez seyirciler. Bilemezler. Orada burada okudukları kadarını bilirler en çok.Kimi bizleri puşt, orospu sanır, kimi özenir, kimi sever. Beğenir, takdir eder. Dediğim gibi, bizler birer güruhuz. Kadınlar, erkekler ve oyuncular. Tomris Oğuzalp ‘Oyun bittiğinde gece biter,’ derdi. Çoğumuz oynamadığımız geceler bunalım geçirir, özleriz sahnelerimizi. Evet, tiyatro bir olgu yaşantımızda. İlk geceler, çarpan yürekler, hızla kapanıp açılan perdeler mi bizleri sürekli sarhoş eden? Ya da çocukluğumuzda ailemizin, öğretmenlerimizin, toplumun, Hatçe Hanımların, Mahmut Amcaların, aman ha, sakın ha, diye engel olmaları, karşı çıkmalarına bir tepki midir bu duygu? Belki de.Yasak istek doğurur, derler ya.”
“Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyafet”in sayfaları arasında Hadi Çaman, Şevkiye May, Haldun Dormen, İsmail Dümbüllü, Kerim Afşar, Metin Serezli, Erol Günaydın, Ayberk Çölok, Halit Çelenk, Fidel Castro, Deniz Gezmiş, Che, Ayşe Erbulak, Sevinç Erbulak, Kavin ile karşılaşıyoruz.
Turne otobüsüne atlayıp İzmir’e, Bursa’ya gidiyoruz.Aydın, Konya, Ankara, Adana, Antalya’ya da.
Hadımköy’de on bir yaşındaki Altan Erbulak‘ın huysuz, bir o kadar da tehlikeli olduğu için “deli” diye tanımlanan bir kır at ile olan dostluğuna tanıklık ediyoruz. Derken kırmızı şapkalı bir seyirci karışıyor hayatlarımıza.
“Yaşar Altan Erbulak. Karikatürist, tiyatro oyuncusu, yazar, sovmen, takdimci, opera sanatçısı, baba, koca, dost, arkadaş Altan. Nesli tükenmiş bir insan. Son yüzyıllarda dünyada eşi benzeri bulunmaz bir erkek. Altan’ı anlatmak olası değil ya da benim harcın değil. Varlığı hafif, tüy gibi, yokluğu taşımayacak kadar ağır bir deha. Ben ondaki Altan’ı anlatmayı amaçlıyorum, becerebildiğimce. Neden mutlu ederdi çevresindekileri? En kötü günlerde bile nasıl yansıtırdı yaşama sevinciyle umudu? Başarılarında nasıl bu denli ihtirassız olabilirdi tüm tutkunlarına rağmen. Bir palyaçoydu Altan.”
“Neşe saçıyor Herkes özlüyor onu. Büyücü sanki. Ya da bir filozof. Sokrates, Heraklitos, Diyojen reenkarne olmuş gövdesinde adeta.”
“Köstebeğim, kekeme berberim, orkestra şefim, muhtarın, moruğum.Topal Rasim’im, Rascasse’im, palyaçom…”
“Derimsin Altan. Sakın kendini yüzdürme. Gövdem cılk kalır. Seni seviyorum.”
“Yineliyorum; oyuncuya yalan söylemek güçtür. Oyuncu yalanları oynar çünkü. Sürekli ‘gibi yapar’ Altan’ımın dediği gibi.”
“Gülelim! Çünkü gülmek ve güldürmek ciddi bir iştir.vÇünkü ‘gülen insan aydınlık bakar’. Ne var ki bizde, bizim ülkemizde ve insanımızda palyaço geleneği yok; dalkavuk geleneği yaygın. Dalkavuğa güle güle, palyaçoya ise hoşgeldin diyorum.”
“Çevre Tiyatrosu’nda genel prova geceleri selama nasıl çıkılacağı gündeme gelirdi. Başrolleri paylaşanlar, kim en son selâma çıkacak diye tedirginleşirlerdi.”
“Yüzüğü, kolyesi, saati yok. Bomboş bir gövde. Çırılçıplak değil, bomboş. Altansız bir Altan. Boşluk duygusu o an giriyor içime, hiç çıkmamacasına! Altan’ın ölümü yokluğunun yanı sıra koskocaman bir boşluk benim için. Uçurumdan atlıyorum bile isteye. Onu eve götürmek istiyorum. Üşümesin, soğumasın istiyorum. Böyle bir anı hak edecek denli suçlu muyum?”
Kederli, hüzünlü bir sessizlikle okudum tüm satırları. Yarım, noksan kalmış ya da yeterince söze dökülememiş her şeyi bir kez daha hatırlayıp, anladım.
“Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyaret”i okurken art arda canlanan anıların, ağır aksak, bazen soluk soluğa istilasını yaşadım.
Bu yıl okurla buluşan: “Yazar, Yönetmen, Oyuncu Kimlikleriyle Lale Oraloğlu” (Cüneyt İngiz), “Hayal Bilgisi/Hakan Altıner” (Pınar Çekirge), “Tiyatrocu Olmak Mı, Olmamak Mı?” (Ani İpekkaya), “Bir Hayat Bir Sohbet” (Sosi Cindoyan)‘in ardından, Füsun Erbulak da “Ömür Dediğin Bir Ziyafet” adlı kitabında Türk tiyatrosuna ait bir dönemi ustalıkla belgeliyor. Okumanızı öneririm.

































