Bu rahatlığın kendisinden kaynaklanan bir şey mi, yoksa insanın kendisini o rahatlığa teslim etmesinden mi?
Bu tamamıyla algılamayla ilgili bir durum. Ben algılama alanından bahsediyorum. Kişinin anlam vermesinden. Yani kişi sürekli kendisi gibi anlam veren, kendisi gibi konuşan, dünyayı kendisi gibi algılayan insanlarla karşılaştığı zaman kendiliğinden rahatlık çemberi içerisindedir. Bir meydan okuma çıkmaz karşısına. “Hayır, böyle değil” diyen insanla karşılaşmaz. Ben “mut” derim sen hemen anlarsın onun “mut” olduğunu. Ondan dolayı ben herhangi bir şekilde standart Türkçe öğrenmeye çalışmam, yani bunun başka anlamı nedir diye. “Melengiç” derim sen hemen anlarsın, ondan sonra şunu yapalım ya derim hemen anlarsın, böyle ikimiz de gayet rahat bir anlaşma içerisinde oluruz. Ama farklı bir ortama gittiğinde, farkında olmadığın örtük kalmış bütün alışkanlıkların hemen ortaya çıkmaya başlar.
Mesela sözünü etmiş olduğum bu arkadaşım Sıtkı, Amerika’da otobüs durağında bekliyor. Otobüs geliyor ve besbelli ki kimse inmeyecek o durakta, ondan dolayı şoför farlarını yakıp söndürüyor “Durayım mı, bu otobüse binmek istiyor musun?” anlamında. Sıtkı da “Hayır, binmeyeceğim” anlamında kafayı kaldırıyor. Hayır anlamında “cık” diyor; o anda otobüs duruyor, şoför kapıyı açıyor. Sıtkı merakla adama bakıyor, “Ben hayır dedim, niye durdu bu adam şimdi?” diye. Ve birden anlıyor ki Türkiye’de değil, Amerika’da. Orada hayır diyebilmek için kafayı sağa sola çevirmek lazım. O zaman kafayı sağa sola çeviriyor, adam da tuhaf tuhaf bakıyor. Çünkü o adamın algılamasında, kafayı şöyle bizde hayır demek için yapıldığı şekilde yukarıya kaldırmanın bir anlamı yok. Aşağı indirirkenki “Evet”i görüyor çünkü o. Ve Sıtkı bunun farkına bile varamazdı eğer Amerika’da olmasa. Ama Amerika’da olduğu zaman, “Benim böyle bir alışkanlığım var, bu alışkanlığı burada kullanmamalıyım, yeni bir şey öğrenmeliyim”in farkına varmış oluyor.
Demiştim, Amerika’da Amerika ile ilgili bir şey öğrendiğim zaman, iki şeyi aynı anda öğrenmiş oluyorum; haa Türkiye’de bu böyleymiş diye. Bu aynı zamanda alt kültürler için de geçerli. Onun için ben mesela bu kavramı kullandım İletişim Donanımları kitabımda, yani biz insan olarak, muhteşem bir potansiyel olarak doğuyoruz ve bu potansiyel, bir kültür ortamında gelişiyor. Ben nerede geliştim? Silifke ortamında. Benim konuşmam, algılama tarzım, her şey kendiliğinden gelişti. Konuşmamı örnek alalım. “Baba” demezdim ben, “Buba” derdim. “Terlik” bilmezdik. “Babuç” derdik. Kedi doğurmazdı; “gunnardı.” Kadının memesi yoktu, “biciği” vardı.
Bicik?
Evet, “bicik.” Ve tavuk kuluçkaya yatmazdı, “gurk olurdu.”
Şimdi, bunlar benim için “doğal” bir şekilde konuşma tarzıydı. Ama Silifke’nin dışına çıktığım zaman “Tavuk gurk oldu” dediğimde anlamadı kimse, “Hasta mı oldu” diye sordular. “Tavuk gurk oldu” diyorum ya! Sonra anladım ki haa, “kuluçkaya yatmak”, “kuluçkaya yattı” demem lazım. Halbuki benim için “gurk oldu” daha doğru. Öyle koşullanmışım. Hakikaten tavuk benim kulağıma “gurk, gurk, gurk” der, “gurk olduğu” zaman o cülleleri çağırmak için. Cülle nedir? Civciv.
Bütün bunlardan…
Bir şey diyeceğim, yani, kültür robotuyuz. Ben “kültür robotu” kavramını kullanıyorum. Yani kendi yörende olduğun sürece kendi yörenin kültür robotusun. Onun için ne diyorum ben seminerlerimde, “Elhamdülillah Silifke robotuyum.”
(Damdan Düşen Psikolog / Sayfa: 273 -274-275)














