Benim felsefi gelişmemde önemli bir noktadır Savaşçı kitabı. İçimde kitaba hamile kaldım. Öyle hissediyordum. Böyle hamileyim. Altı aylık, yedi aylık, dokuz aylık, artık doğurmam lazım. Sanki sancılar çekiyorum. Yani benim oturup yazmaya başlamam lazım. Böyle muazzam bir gerginlik var. Oturuyorum. Amerika’dayım. Hiçbir angajmanım yok, bütün zaman bana ait. Manhattan Beach’teyim. Çok güzel bir yer.
1999. Ve ben 15 dakikalık bir yürüyüşle plaja inip yürüyüş yapabiliyordum. Çok güzel bir ortam yani. Bahçelerin içerisinde. Okyanusun olduğu, yürüyüş yolunun olduğu, trafik gürültüsünün olmadığı, güzel güzel insanların plaja geldiği, kafelerin bulunduğu böyle bir ortam. Yani –bak şimdi İngilizce düşünüyorum. İngilizce kavram geliyor– conducive… Yani yazmayı çok uyarıyor. Teşvik edici bir ortam. Fakat yazamıyorum. Tıkandım kaldım. Enerji var ama tıkandım kaldım. Bir gün, iki gün, üç gün. Peki ne yapıyorum bu enerji ile? Çıkıyorum yürüyorum. Tabii güneşte çıkmıyordum, akşama doğru çıkıyordum. Dört saat, beş saat yürüdüğümü biliyorum. Yürü yürü yürü yürü. Kafamdan da sürekli değişik senaryolar geçiyor nasıl başlayayım diye. Ve “Fıttıracağım galiba. Psikiyatra gideyim” dedim. Sonra şunun farkına vardım ki, İngilizce’de writers block, dedikleri –“yazarın tıkanması” kavramı var orada, bilinen bir kavram bu. Yaşanan bir hadise–, onu yaşıyorum ben. Tıkandım kaldım. Onun için, “Doğan,” dedim, “sen bekle. Hatta unut. Kitap yazmayı unut. Plaja git, yürüyüşü başka bir amaçla yap, arkadaşlarını ziyaret etmeye başla, kitabı arka plana al.” Kendi kendimi ikna ettim böyle.
Ve ertesi gün hakikaten kitapla ilgili kafam açılsın filan diye değil, hangi filmler var alışveriş merkezinde, kitapçılara hangi kitaplar gelmiş şöyle bir gezeyim dinleneyim diye gittim. Dönerken sanki bir baraj yıkıldı. Nefesim değişti. Koşarak geldim oturdum ve 14 saat çalıştım.