Savaştan, yoksulluktan, kıyam zamanlarından kaçıp gelmemişti Medea.Eğitim almak, özgürlüğünü yaşamak için de gelmemişti buralara. Iason için gelmişti sadece.Kocası Iason için.
“Ve bütün bunlar ne uğruna?”
Akşam üstü bir sahildeydik.
“Güneş beni terk etmişti artık.”
Sahte bir pasaport ile Batı’ya ayak basmıştı. Iason’dan tek isteği evinin deniz görmesiydi. Deniz olmadan yapamazdı ki Medea. Yaşayamazdı ki. Bir göçmen için bir diyardan bir başkasına taşınmanın hiç de zor olmadığını biliyordu zaten. Öğrenmişti.
Ve bir gün bedenin kıskandığını duyumsadı…ihanetin koyu karanlığında bırakılmışlığı da. Pişmanlık mı?
“Hayatım için üzgünüm. Alt üst ettim.Yanlış yolu tuttum. Yokuşlu olanı. En değmeyecek adama sevdalandım. Toprağımdan koptum. Yerimde duramadım. Birbiri ardına öldürdüm…”
Sahi hiç düşündünüz mü: “Bir çocuğa verdiğiniz hediyeyi elinden alıp sonra bir başkasına verirseniz, ne olur ?”
Haydi, bir düşünün….
“O çocuk büyür.”
Esen Özman ile “Medea’nın Kafası”nı konuştuk…

Fotoğraf: Yaşar Saraçoğlu
Pınar Çekirge- Neden ‘Medea’nın Kafası’ demeden, neden Andreas Flourakis diye sorsam…
Esen Özman – Ben yeni bir ülke ve kültürün izini sürerken işim yani tiyatrodan başlarım hep. On iki yıl kadar önce de böyle oldu. Çağdaş Yunan tiyatrosu ile tanışayım derken ilk karşıma çıkanlardan oldu Andreas Flourakis. Ne miydi bana ilginç gelen onun yazınında; Bir: Kadın cinsinin içsel meselelerine son derece algı sahibi olarak yaklaşması. İki: İnsanlığın güncel durumunu hicivli bir dille yeniden yorumlayışı. Bir üçüncü unsur daha var benim öncelediğim: Flourakis’in yazın biçeminin sinematografik oluşu. Bundan beş yıl önce tam pandemi döneminde çevirip, sahneleyip, oynadığım yazarın ‘Yapraklar’ adlı oyununda kadının varoluşsal ama son derece yalın ve gerçek gereksinimleri üzerine çalışmak bana anlamlı gelmişti. Oyunu sahnelerken onun sinematografik anlatımını keşfetmek keyifliydi. Flourakis bana göre şöyle bir yazar: Konuyu masaya yatırıp okura ve seyirciye durumu sunuyor. Kendisini geri plana atıyor sanki. Ama saklandığı yerden sizi gözlüyor. Onu okurken de, oynarken de ve umarım izlerken de -duruma müdahil- olduğunu hissediyorsunuz. Düşüncesini sizi yönlendirmiyormuş gibi çok gizli sunuyor. Mitos-Boyut tarafından yayınlanan ‘Bir Ülke Arıyorum’ ve ‘Medea’nın Başörtüsü’ oyunlarında da bana kalırsa yazarın duruşu bu yöndeydi. Ayrıca pek çok oyununu okuduğumu ve hep böyle algıladığımı rahatça söyleyebilirim. Flourakis ortaya koyduğu oyunların gölge nöbetçisi gibi sanki. Hamuru sunup yoğurmamıza izin veriyor ama onu ziyan etmememiz için tepemizde nöbet tutuyor.
‘Medea’nın Kafası’na gelince; Göç yazarımızın birincil konularından. Bu da bana çok yakın geliyor. Yeni Dünya Düzeninin şimdilik başına açtığı en büyük felâket “göç sorunu” olduğuna göre. Flourakis ‘Medea’nın Kafası’nda göç sorunsalını kadın kimliği üzerinden çalışmış. Flourakis’in Medea’sı örtünmenin esiri bir Medea. Ben Doğu-Batı sentezinde konumlanmış bir kadın olarak bu kadın-göç ikilemini “kafa” simgesine oturtmak istedim. Süregiden ataerkil sistemin olumsuz yönlerinin sadece belli bir kesim kadına ödetmek içime hiç sinmedi. Bugün Latin Amerika’dan Uzak Doğu’ya, Afrika ülkelerinden Türkî Devletlere değin dünya coğrafyasında kadınların başı bağlı. Sözlerimi daha ileri götürebilirim görece uygarlaşmış toplumların kadınlarının da başı bağlı. “Kafasındaki esâret”ten kurtulmuş kadın nüfusu çok düşük dünya genelinde hâlâ. Erk inanç-eğitim bağlamında elini kolunu bağlıyor kadınların. Bu durumda da bütün büyük toplumsal olayların, çıkar savaşlarının bedelini sözde zayıf cins olarak kadın ve çocuk ödüyor. ‘Medea’nın Kafası’, varlıklı ama eğitimsiz gözü evlenecek bir adama kapak atmaktan başka bir şey görmeyen bir kadını odağa koyuyor. Söylüyorum ya, sanki Andreas Flourakis ele aldığı bu “bana göre” âciz, zavallı kimliğin nasıl işleneceğinin geri planda nöbetini tutuyor.

Fotoğraf: Yaşar Saraçoğlu
Pınar Çekirge- Yani? Sizin sahnedeki ‘Medea’nın Kafası’na gelecek olursak…
Esen Özman – Flourakis’in güncellediği Medea’ya yaklaşırken onu biraz daha aklı başında ve içsel evrimine doğru adım atmaya başlayan bir kadın olarak yorumlamak istedim. Malum, insanoğlu kaplumbağa hızıyla ilerleme kaydedebiliyor. Benim Medea’m vahşi bir babanın ve edilgin bir annenin kızı olarak travmatik sahnelere tanık olmuş çocukluğunda. Medea’nın katletme ve öldürme eğilimine bir özür olarak kullanmak istedim çocukluk travmasını. Zengin ama câhil bir evde yetişmiş olması onu hurafelere inanmaya, büyücülükle zaman geçirmeye sürüklemiş. Aklı fikri kocada olanlardan… Okumakla eğitimle işi yok. Bunu yazar metinde açıkça söylüyor. Ancak benim Medea’m kocasının genç bir kızla ihanet ettiği noktada pek de edilgin kalmıyor. Tamam, kıskançlık krizlerine girip doğaüstü güçlerine başvurarak kocasına sahip çıkmaya çalışıyor ama çok da perişan durumlara düşmüyor. Yeni dünyalara açılma ve kızlarına güzel bir gelecek hazırlama gibi göndermelerle bu “erkek-kadın arasındaki güç ilişkisi” oyununu sonlandırıyor. Bu arada şunu eklemeden edemeyeceğim: Zaten anlatımını sinemasal bulduğum yazarımızın metnine sinema ile vurgu yapmak istedim. Bu çalışma bir tür sine-tiyatro deneyimi oldu. Kanımca iki anlamda yarar sağladı sahneleyişime. Hem mitolojik bir kahraman olarak Medea’yı tanımayan izleyiciye yardımı olur diye metin üzerinde yaptığım dramaturjik müdahalelerimi film üzerinden aktardım. Hem de Medea’nın kafasının içindeki bilinç akışını, kendiyle konuşmalarını, iç çelişkilerini yansıtmayı sağladım film aracılığı ile. Özellikle anlatı tarzı monologlarda bu kişilik bölünmeleri bana çok çekici geliyor. Yapraklar’da aynı kadının sekiz ayrı yaşını, çağını oynuyordum. ‘Medea’nın Kafası’nı ikiye bölmek benim arzumla sahneye taşındı. En gerçekçi insan özelimizde bile tek boyutlu olmadığımıza göre… İçimizdeki Yin-Yang hep devindiğine göre… Sahne düzleminde böylesi bir anlatımın boyut kazandırdığına inanıyorum. Kısaca ‘Medea’nın Başörtüsü’nden ‘Medea’nın Kafası’na evrilen Medea kimliği benim oyunda örtünme gibi geleneksel bir simgeden kafasını kullanma gibi mesajlı bir metafora dönüştü.

Fotoğraf: Yaşar Saraçoğlu
Pınar Çekirge –Prova süreciniz üzerine konuşsak biraz da… Seyircimizin alışık olmadığı zor bir metni ulaştırmanın tedirginliğini yaşadığınızı biliyorum. Neler yaşadınız provalardan oyun seyirci karşısına çıkana dek?
Esen Özman – Prova sürecimin ilk ayağı olan film çekimleri çok keyifli geçti. Yunanistan’da, Kavala sahilinde Savvas Giaskoulidis gibi iyi bir videograf ve çocuklarımı oynayan iki kızkardeş ile çalışma şansını buldum. Sonrasında ikinci beynim saydığım Yetkin Omaç ile uzaktan yakınlaşarak kurgu üzerine çalışma dönemine girdik. Yetkin Filipinler’den her konuda imdadıma yetişiyordu. İşin içinde film var. Teknik bir oyun. Her zaman büyük bir titizlikle çalışan ve ortak dil oluşturduğumuz Can Atilla ile daha Nisan ayında sohbete başlamıştık. Gene oyunun ruhu ile örtüşen müziğini zamanından çok önce teslim etti. Ne ki, iş sahne üstü çalışmalarına gelince o kadar erken ön çalışmalarını yapıp da hazır olduğum iş tıkandı kaldı. Yazık ki, sayısal olarak çok ancak teknik nicelik olarak boş tiyatrolarımızın varlığına tanık oldum. Oyunumun sineması hazırdı, sahne üstü de benimle hazırdı. Ama bir türlü bütünlenip sine-tiyatro alaşımına kavuşamıyordu. Elbette Yetkin burada yaşıyor olsaydı baş başa işi yürütecektik. Film bu oyunda benim partnerim. İkinci oyuncum. Benimle nefes alması gerekli. Ülkemizde yazık ki, ışık tasarımcılarının ışık ve ses operatörlüğü yapmama gibi bir tutumları var. Oysa benim içinde bulunduğum yapı özerk ve esnek olmalı. Konvansiyonel katılıklarla yapılmamalı. Çok isterdim tek bir teknik sorumlu ile özgürce hareket edip turneler yapıp soluk almayı. Ama bu koşullarda CAS-Cihangir Atölye Sahnesi yetişti imdadıma. Sahnesini ve elemanlarını da bana verdi. Gördüğüm şu ki, tiyatromuz günün koşullarında bir yerlere koşturuyor ama boş koşturuyor. Disipline edilemeyen bir koşuşturma var ortada. Ama profesyonel sonuç yok. Çünkü gençler hem okuyor, hem dışarıda para kazanmaya çalışıyor, hem de içeride tiyatro için çalışıyor. Haklılar ve durumları zor. Ancak bu çırpınış tiyatroya pek de yarar sağlıyor gibi görünmüyor. Sadece mucizevi bir başarı baş gösterebiliyor ve mevcut sorunlar geçiştiriliyor. Kısaca oyunum bağlamında düşünecek olursak, çıkan işi CAS, Moda Sahnesi ve belki bir iki uygun düşecek tiyatro dışında sergileme imkânım olamayacak gibi. Tabii bağımsız tiyatrolarda bir de aralıklarla oynama meselesi var. Oysa benim kafam ve bedenim bir oyunu haftada altı gün oynamaya alışık ve bir tiyatro oyunu seyircisiyle büyüyüp serpilir. Seyirci demişken, evet sorduğunuz ve sohbetlerimizden çok iyi bildiğiniz gibi bir tedirginliğim vardı. Gerçi duyduğum tedirginlik benim böyle bir oyunu gerçekleştirmeme engel olmazdı. Tiyatroda bu anlatımı yeğliyorum ve seyirciye beğendirme adına bundan ödün veremem. Zaten ben kitlelere dokunan ticarî tiyatro yapmıyorum. Ama tümüyle de anlaşılmazlıklara gömülmek istemiyorum elbette. Tam tersi inandığım, güvendiğim noktalarda ikna etmek istiyorum seyircimi. Şundan çok korktuğumu itiraf edeyim: “Seyirci sıkılır, tempolu oyna” gibi bir söylem egemen ortalıklarda. Oysa her oyuna özgü bir ritim vardır. Esler, sessizlikler kimileyin sesli, sessiz çığlıklar bir oyunun en anlamlı anlarını oluşturur. Yazık ki, ülkemizde oynarken bu üzerimde baskı oluşturuyor. Seyirci zaten tiyatro oyunu izleme refleksine sahip değil bir de ona dizilerdeki ritmi ve dümdüz konu izleme mantığını verip kafasında yeniden üretmesini ve çoğaltmasını sağlayan yapıtlar sunmazsak bizim mesleğimiz iyice ölüme yatar. Bu demek değil ki, ille de benim benimsediğim tür tiyatro yapılsın. Ama üreten tiyatroya da kötü gözle bakılmayıp alan açılsın. Gerçi prömiyer sonrası bu anlamda içim ferahladı. Ülkemizde yaygın olmayan biçem kabul gördü ve ileti anlaşıldı. Bu noktada bir tek oyunun adının Medea oluşu sorun çıkarabilirdi. Medea bizim topraklardan geçmekle birlikte bizden olmayan bir kültürün kimliği. Batı’da, Rönesans’ı hazırlayan Yunan antikitesinin kimliği olarak Medea âşinalığı varken, böylesi bir olgunun çağrışımı dahi bizde yok. Medea bir Gürcü kızı olmasına rağmen. Bu nedenle Batı tiyatrosunda bâzı mitolojik kimlikler asırlar boyunca yorumlanmış ve yorumlanmaya devam ediyorlar. Her çağ söylencesini doğuruyor günün toplumsal koşullarına koşut olarak. Asırlar sonra belki Flourakis’in bu çağdaş yorumu da Medea söylencelerinden biri olarak okunacak. Medea mitini bilmeyen seyircinin bir günümüz göçmen kadınının çırpınışı olarak algıladığını gözlemledim prömiyer sonrası. Bu sevindirici. Esas düşündürücü olan Euripides’in Medea’sını kutsallaştıran prototipteki seyirci. Medea’yı bir Suriye’li, Afgan, hatta bir Afrikalı, Latin Amerikalı, kısaca 3. Dünya Ülkeli bir Kadın olarak görmek istemeyen seyirci. Oysa önüne geleni öldüren ihtirasları önde bir Euripides Medea’sı da yüceltmekten çok yerilerek oynanabilir pekâlâ.

Benim Medea’m kadınlık adına aldığı tavır ve kızlarına karşı anaç tutumuyla daha sevilesi geliyor bana. Ben Medea’mı bizden kılmak istedim. Hayatın ona yüklediği yorgunluk, bedenini erkenden kırış kırış yapan tükenmişliği ile… Daha açık söyleyecek olursam… Diyarbakır’lı Narin’in annesini çokça düşündüm prova sürecimde.
En önemlisi bir oyunun izleyicide değişik görüşler çoğaltması. Aldığım geri dönüşler bu yönde. Böylece tedirginliğimi attım üzerimden.
Süreci benimle paylaştığınız için size çok teşekkür ediyorum Pınar Bey.

































