Yaz akşamları o yattığımız damın üstünde, biz yatmaya çekildiğimizde keman çalardı, cümbüş çalardı; ay çıkmış, ay ışığına rağmen yine gökyüzünü, yıldızları görüyorsun (…) uzaktan uzağa çakalların sesleri, köpek havlamaları, ırmakta dolap dönüyor ve Hasan ağabeyim, “Hafız mektepten geliyor” türküsünü söylerdi (…) (…) Yumuşak bir sesle söylerdi. Bağıra bağıra değil, yumuşak, kendi kendine söylüyormuş gibi. Müthiş içime işlerdi. (İşte tam burada, şu anda bu söyleşiyi banttan çözmek üzere dinlediğim masamdaki şu küçük teybi, bu satırları okuyanın avuçlarına bırakabilmek isterdim… “İlk anneden dördüncü ağabey Hasan” artık yaşamıyor, ama söylemiş olduğu türküsü, Mersin yolu üzerindeki o “milyonlaaaarca” yıldızlı Çökmedam gecesinden yıllar yıllar sonra, o gece yattığı yerden onu sessizce dinleyerek içlenen “en küçük kardeş”in sesinden – yanaklarından sicim gibi yaşlar süzülerek- göğe yükseliyor İstabul’un Taksim’inde: